02 Haziran 2016

Bozcaada (Tenedos) Notlarım

Yıllardır gitmek istediğim yerlerin başında geliyordu Bozcaada. Özellikle de "Bi Küçük Eylül Meselesi" filmini izledikten sonra. Gidenlerin çok beğendiği, henüz gitmeyenlerin ise benim gibi çok gitmek istediği, üzüm bağlarıyla, şaraplarıyla, rengarenk evleriyle, otlarıyla, aklınıza gelebilecek her meyvenin reçelinin yapıldığı, kendine özgü tatları ve mor çiçekleriyle meşhur şirin yer: Bozcaada... Her yaz niyetlenip bir türlü hayata geçiremiyordum. Çünkü yaz mevsiminin yarısı Ramazan ayıyla geçiyordu, geri kalanı da eş-dost-akraba düğünleriyle...

Mayıs ayı başında çocukluk arkadaşım Aslı'yla buluştuk geleneksel kahve sohbetlerimizin bilmem kaçıncısı için. Bir fikir attı ortaya; "Selocum sen Malta'ya gitmeden bi hafta sonu tatili patlatsak ya!" diye. İşin ucunda gezmek olunca ben hayır der miyim? Tabii ki demem :) Hele ki kısa hafta sonu tatili ise iki elim kanda olsa giderim. Aslı'nın önerisi yakın olmasından dolayı Büyükada'ydı. Bense yıllardır sosyal medyada öve öve bitirilemeyen ve daha önce hiç gitmediğim Bozcaada'yı önerdim, yazının girişinden anlayacağınız üzere Bozcaada'da karar kıldık.

14-15 Mayıs haftası New Balance Bozcaada koşusu olduğu için o hafta adada konaklayacak yer yoktu. Biz de bir sonraki haftayı seçtik. Booking'ten otel rezervasyonumuzu yaptık, işimizi şansa bırakmayıp feribot saatlerini araştırdık ve otobüs biletlerimizi aldık. Ben ada hakkında biraz araştırma yaptım, nerede ne yenir, nesi meşhurdur, olmazsa olmazları nelerdir gibi ve kendimce küçük notlar aldım. Her şey iyi güzeldi de ah bi de benim Malta vize randevum 20 Mayıs'a verilmeseydi! Benim planım 18 Mayıs'ta yeğenimin düğününü atlatıp ertesi gün dinlenip aheste aheste hazırlanmaktı. Olmadı. Düğünün ertesi günü İstanbul'a gittim, o gece kalıp Cuma günü vize başvurumu yapıp akşamüstü Bursa'ya döndüm ve koştura koştura Bozcaada için hazırlandım. Ama tüm yorgunluğuma rağmen gitmek için hevesli ve oldukça mutluydum.

Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece 02:00'de yola çıktık. Bursa'dan Geyikli'ye direk seferi olduğu için Kamil Koç'u tercih ettik. Sabah 07:30 gibi Geyikli feribot iskelesindeydik.
Feribot tam da Gestaş'ın sitesinde belirtildiği gibi 08:00'de hareket etti ve yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından 08:35 gibi Bozcaada'ya vardık. Adaya adım atar atmaz bizi tüm ihtişamıyla Bozcaada kalesi ve bu şirin manzara karşıladı.
Adayı keşfetme merağı ve içimizi kaplayan heyecan ile tuttuk otelimizin yolunu. Patika taşlarda çekçekli valizle takır tukur ses çıkaranlar bizdik, uyandırdığımız ada sakinlerinden özür diliyoruz :) Rezervasyon yaparken fiyatı sadece konumunun merkezi olması nedeniyle gereksiz pahalı bir otel seçmediğimiz için sanki otele kadar kilometrelerce yol yürüyecekmişiz gibi geldi, ama yolları keşfetmeyle birlikte 3-4 dakika sonra otelimize vardık bile.
Daha bahçe girişinde bizi mis gibi kızarmış lokma kokusu karşıladı. Valizleri odaya bıraktığımız gibi adanın meşhur organik reçelleriyle, lokmasıyla, pancarlı-taze soğanlı-ıspanaklı böreğiyle dolu kahvaltıya koştuk. Umarım bu cümleleri diyetisyenim okumuyordur :)
Kahvaltı sırasında bastıran yağmurun hafiflemesini beklerken otel sahibinin ikramı Türk kahvelerimizi içip üzerimize rahat bir şeyler giyip çıktık Bozcaada'nın şirin sokaklarını keşfe.

Ada merkezi Cumhuriyet (Rum) ve Alaybey (Türk) Mahallesi diye iki mahalleden ibaret. Rum Mahallesi renkli evleri ve sokakları ile hemen dikkatimizi çekiyor. Mahalle’nin tam ortasında bir kilise ve yıkılmaya karşı altında, yakınında durmamamız konusunda uyarılarla dolu saat kulesi yer alıyor. Türk Mahallesi ise girintili çıkıntılı sokakları ve ahşap evleri ile kendini belli ediyor.



                        Odamızın manzarası
Adada konaklama konusunda beklentinizi çok yüksek tutmayın derim. Bizim önceliğimiz temizlik, kahvaltı ve merkeze yürüyüş mesafesinde olmasıydı. Belki sevgilimle geliyor olsaydım iç dekorasyonu daha özenli, daha romantik bir yer seçerdim ama kız arkadaşımla geldiğim için ve oteli sadece kahvaltı, duş ve yatmak için kullanacağımızdan seçim yapmak çok da zor olmadı. Sevgiliyle gelmek demişken, mevsim itibariyle mi öyle denk geldi, yoksa dünya nüfusunda bekar insan sayısı mı gittikçe azalıyor bilemedim. Arkadaş o neydi ya? Sağımıza baksak çift, solumuza baksak çift! Bi sap biz mi geldik dedim anasını sattığımın yerine. Kıskançlık hormonum bolca salgılandı Bozcaada'da gezerken. Kafa dağıtmaya gelmişken milletin çifte kumruluğu yüzünden bi anda Bergen moduna girdik yeminle :)

Adada dingin, telaşsız, koşturmacasız bir hayat var. Sanıyorum bundandır ki ada halkı çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve geleneklerini yaşatan insanlar. Gittiğiniz bir cafenin sahibinden, çarşıda reçel aldığınız teyzeden, lokmasını yiyip çayını içtiğiniz bir abladan adayla ilgili bir tavsiye ve yorum duymanız mümkün. Bizim otelin sahibi Mehmet Bey de çok insancıl, güler yüzlü bir adamdı. Bize adayla ilgili tüyolar verdi, mekan önerilerinde bulundu. Artık Bozcaada deyince aklımda kalacak bir diğer şey de insanların sıcaklığı ve samimiyeti diyebilirim.

Tatil planı günler öncesinden yapılınca hava durumunu pek kestiremiyor insan. Aslına bakarsanız bizim gideceğimiz hafta hava gayet 24-25 derece ve güneşli gözüküyordu ama gittiğimizde yağmur yüklü gri bulutlar ve rüzgar hakimdi adaya. Aslı tüm bunların benim hava durumunu kontrol ederken "ohh o tarihte hava da güneşli, hadi bakalım o iş sende Mikail" gevezeliğim yüzünden olduğunu düşünüyor. Sen misin Allah'ın meleğine mention atan! Al sana kıçını donduracak hava :) Gri kasvetli hava, ara ara atıştıran yağmur ve akşam üzeri kendini iyiden iyiye hissettiren rüzgar bile bizi durduramadı. Tüm gün muhtemelen merkezde gezilmedik tek bir sokak, önünde fotoğraf çekilmedik ev bırakmadık. Yağmura göre hareket ettik ve her diğerlerine göre şiddetli yağmurda kendimizi bir cafeye atıp çay-kahve-tatlı molası yaptık. Herkes Mayıs'ın ada için en güzel mevsim olduğunu söyledi. Yaz aylarında çok kalabalık oluyormuş. Mayıs'ta bile güzel evlerin önünde fotoğraf çekilebilmek ya da bir cafeye oturabilmek için dakikalarca beklediğimizi düşünürsek Temmuz'u, Ağustos'u düşünmek bile istemiyorum :)

Gezimize adaya ayak bastığımız anda bizi ihtişamıyla selamlayan Bozcaada Kalesi'yle başladık. Girişte bir dilek ağacı karşıladı bizi ve onunla fotoğraf çekmek için bekleyen bir grup kalabalık. Hâl böyle olunca fotoğraf işini dönüşe bıraktık.
Kaleyi gezdikten sonra kendimizi adanın rengarenk sokaklarına bıraktık. Ada sokaklarını birkaç saatte gezmek mümkün ama fotoğraf için gidiyorsanız daha fazla vakit geçirmeniz gerekiyor. Bir de kaldığınız süre içinde gezdiğiniz yerleri farklı zamanlarda birkaç defa gezmenizi öneririm. Çünkü her defasında farklı ayrıntılar yakalamanız ve yeni bir şeyler keşfetmeniz olası. Benim ilk gezintide görmediğim birkaç dükkanı ikinci gezişimde fark etmem gibi...

Bir yer düşünün; evleri rengarenk, kapıları, pencereleri rengarenk, hemen her kapı önünde ya bir kedi ya bir köpek miskin miskin keyif yapıyor, pencereleri çiçeklerle dolu. Güleryüzlü esnafı, bir yere yetişme telaşında olmayan insanlarıyla, kendine özgü lezzetleriyle, patika taşlarıyla, huzur kokan bir yer. Tam şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemelik, kendine gelmelik. İşte biz burada kendimizi nasıl kaybettiysek neredeyse iki buçuk saat hiç durmadan gezmişiz. Şimdi sizi kendimizi kaybettiğimiz bu sokaklarda kısa bi tura çıkarayım da bakalım dediğim kadar var mıymış?
Her zaman derim en iyi tatil arkadaşı kız arkadaşlardır. Birlikte aynı noktada yüzlerce fotoğraf çekilebilirsin. İtiraz etmez. İsyan etmez. Poz verirsin çeker, beğenmezsin tekrar çeker, beni bi de böyle tek çek dersin çeker, yani çeker Allah çeker. Nazını da çeker fotoğrafını da :) Ya erkek arkadaşlar öyle mi? Boylarıdevrilesiceler :)
Yağmur atıştırmasa mola vermek aklımıza bile gelmeyecekti. İlk molamızı Çınaraltı Cafe'de verdik. Bi Küçük Eylül Meselesi filminde çokça gördüğümüz o cafe burası işte. Bu cafenin börekleri meşhurmuş. Ama biz kahvaltıda artık nasıl yediysek bırakın böreği nefes almaya yerimiz kalmadı. İki limonlu çay söyledik ve beklemeye başladık. İnsanlar buranın patlıcanlı böreğini unutamıyormuş ya biz de limonlu çayını unutamayacağız. Nasıl unutalım çaylar on dakika sonra geldi, limonlar yirmi, belki yirmi beş. Tabii o çaylar oldu buz. Garsonlar bir ilgisiz, bir umursamaz, böyle iş güç arasında milletle ayaküstü sohbet eder halde, yan masamızdakilerin siparişlerini yanlış getirdiler falan. Bu durum hep böyle midir bilemiyorum ama umarım yağışlı havanın verdiği yoğunluktandır. Zira mekan çok da olumlu bir izlenim bırakmadı bizde. Beklemesi uzun, keyfi kısa süren çay molasından sonra sokak turumuza devam ettik.
Ada merkezinde yer alan otantik kıyafetler, şallar, çantalar, el işi hediyelik eşyalar satan güzel vitrinli bu butik çekti dikkatimizi. Adı "Dantela Aral". Adaya gidenlerin görmeden dönmemesi gereken butiklerden biri.
Dantela'nın ön kapısından çıkar çıkmaz karşınıza Çınar Çarşısı çıkıyor. Çarşıda Bozcaada temalı magnetler, kupalar, hediyelik eşyalar, adaya özgü otlar, çiçekten taçlar, adaçayı ve adanın meşhur çiçeği Amaranda da dahil bir çok şey satılıyor. Ama ev yapımı reçeller başı çekiyor diyebilirim. Reçelleri kahvaltıda tattığım için biliyorum o kadar lezzetliydi ki içimden bir ses valizine sığdırabildiğin kadar reçel sığdır Selo dedi, sonra bir an diyette olduğumu hatırlayıp kendime geldim ve sadece ikisi hediye olmak üzere toplam beş kavanoz aldım.

Taze adaçayı ve Amaranda çiçeği de aldım tabii :)
Bir de tatil boyunca fotoğraflarımı beğenen sevdiklerime birer küçük Bozcaada hatırası magnet :)
Çarşıdan sonra bir yandan ara sokaklardaki dükkanları gezip alışveriş yapmaya devam ederken bir yandan da akşam yemeği için mekan bakındık. 
Rezervasyonumuzu yaptıktan sonra hem biraz dinlenmek hem de açlığımızı bastırmak için Çiçek Pastanesi'nde aldık soluğu. 
Adanın meşhur damla sakızlı bademli kurabiyesi ve adaya özgü ilavelerle kavala kurabiyesi kahve yanında ikram olarak geldiği için biz tercihimizi yaş pastadan yana yaptık ve Frigola'yı seçtik. Bu pastayı seçmemizde birkaç masa ötemizdeki bayan arkadaşların övgüleri ve pastanın tabaktaki duruşu etkili oldu diyebilirim. Ben frambuazlı istedim, Aslı ise çikolatalı. Böylece karnımızı doyurmadan iki pastanın da tadına bakmış olduk. Pastaların fotoğrafları yok çünkü fotoğraflarını çekmeden yemişiz :)
Pastanedeki tatlı moladan sonra biraz kestirmek ve akşam için hazırlanmak üzere yavaş yavaş otele doğru geçtik. Akşam yemeğinde mekan tercihimiz "Kapı 14" oldu. Kandil olması sebebiyle balığımıza Cola eşlik etti. Nezih bir mekanda, güzel mezelerle, fonda kayıttan çalan Türk Sanat Müziği eserler dinleyip rahat rahat sohbet etmeyi hayal ettik ama, olmadı maalesef. Adada kedilerin çok olması, kedilerin esnaf kadar sevecen olmaması ve özellikle de akşamları balık restoranlarında masa başına yedi sekiz tane kedi düşmesi dışında her şey iyiydi. Kediler öyle bir bunalttı ki kedilerden korkan arkadaşımla cağnım ada sokaklarında şöyle gelene geçene bakarak ağzımızın tadıyla bir balık yiyemedik ya! Onuncu dakikadan sonra servislerimizi içeri aldırmak ve gece sonuna kadar içeride oturmak zorunda kaldık. Havanın soğuk olması ve içeride üşümememiz ise tesellimiz oldu.
Gelelim naçizane tavsiyelere :) Siz siz olun adaya giderken yanınıza platform ayakkabı almayın. Aldıysanız da o kadar taşıdım illaki giyeceğim diye inat etmeyin. Sonra topu topu beş dakikalık yolu patika yollarda bileğiniz incinmesin diye yarım saatte gelmek zorunda kalırsınız. Ha bir de adanın havasına pek güven olmuyor biz hava durumuna güvenip aldık yanımıza uçuş uçuş elbiseleri sonra soğuktan kıçımız dondu, bütün gece elbiseleri oradan buradan çekiştirip bacaklarımızı örtmeye çalıştık. Ama elbisenin altına paçalı don giyerim diyorsanız sorun yok :)
Pazar günkü planımız kahvaltımızı edip, valizlerimizi toplayıp Ayazma tarafına gitmekti. Ama adada sezonun tam olarak açılmadığı için minibüsler dolduğunda kalkıyormuş. Belirli bir saat periyodu olmadığı için hem feribotu kaçırmamak adına hem de önceki gece yağmurun kesilmesiyle şiddetini iyice arttıran rüzgar ve soğuyan hava yüzünden ada merkezinde son bir tur yapıp vakit geçirmeyi tercih ettik.

En çok tavsiye edilenler arasında; Kandilden dolayı; Şarap mahzenlerini ziyaret ve şarap tadımı, Kız arkadaşımla gelmemden dolayı; Polente Feneri'nde gün batımını izlemek, Havanın bozuk olmasından dolayı; Ayazma'da ve koylarda denize girmek bir başka sefere kaldı. Yapamadıklarımız bahanemiz olur da inşallah bir gün yine geliriz bu güzel yere diyerek güzel anılarla dönüş yoluna geçtik.

Tarihin babası Heredot “Tanrı, insanları uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.” demiş ya bunun doğruluğunu görmek istiyorsanız Bozcaada sizi bekliyor...

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

Supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top