02 Haziran 2016

Bozcaada (Tenedos) Notlarım

Yıllardır gitmek istediğim yerlerin başında geliyordu Bozcaada. Özellikle de "Bi Küçük Eylül Meselesi" filmini izledikten sonra. Gidenlerin çok beğendiği, henüz gitmeyenlerin ise benim gibi çok gitmek istediği, üzüm bağlarıyla, şaraplarıyla, rengarenk evleriyle, otlarıyla, aklınıza gelebilecek her meyvenin reçelinin yapıldığı, kendine özgü tatları ve mor çiçekleriyle meşhur şirin yer: Bozcaada... Her yaz niyetlenip bir türlü hayata geçiremiyordum. Çünkü yaz mevsiminin yarısı Ramazan ayıyla geçiyordu, geri kalanı da eş-dost-akraba düğünleriyle...

Mayıs ayı başında çocukluk arkadaşım Aslı'yla buluştuk geleneksel kahve sohbetlerimizin bilmem kaçıncısı için. Bir fikir attı ortaya; "Selocum sen Malta'ya gitmeden bi hafta sonu tatili patlatsak ya!" diye. İşin ucunda gezmek olunca ben hayır der miyim? Tabii ki demem :) Hele ki kısa hafta sonu tatili ise iki elim kanda olsa giderim. Aslı'nın önerisi yakın olmasından dolayı Büyükada'ydı. Bense yıllardır sosyal medyada öve öve bitirilemeyen ve daha önce hiç gitmediğim Bozcaada'yı önerdim, yazının girişinden anlayacağınız üzere Bozcaada'da karar kıldık.

14-15 Mayıs haftası New Balance Bozcaada koşusu olduğu için o hafta adada konaklayacak yer yoktu. Biz de bir sonraki haftayı seçtik. Booking'ten otel rezervasyonumuzu yaptık, işimizi şansa bırakmayıp feribot saatlerini araştırdık ve otobüs biletlerimizi aldık. Ben ada hakkında biraz araştırma yaptım, nerede ne yenir, nesi meşhurdur, olmazsa olmazları nelerdir gibi ve kendimce küçük notlar aldım. Her şey iyi güzeldi de ah bi de benim Malta vize randevum 20 Mayıs'a verilmeseydi! Benim planım 18 Mayıs'ta yeğenimin düğününü atlatıp ertesi gün dinlenip aheste aheste hazırlanmaktı. Olmadı. Düğünün ertesi günü İstanbul'a gittim, o gece kalıp Cuma günü vize başvurumu yapıp akşamüstü Bursa'ya döndüm ve koştura koştura Bozcaada için hazırlandım. Ama tüm yorgunluğuma rağmen gitmek için hevesli ve oldukça mutluydum.

Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece 02:00'de yola çıktık. Bursa'dan Geyikli'ye direk seferi olduğu için Kamil Koç'u tercih ettik. Sabah 07:30 gibi Geyikli feribot iskelesindeydik.
Feribot tam da Gestaş'ın sitesinde belirtildiği gibi 08:00'de hareket etti ve yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından 08:35 gibi Bozcaada'ya vardık. Adaya adım atar atmaz bizi tüm ihtişamıyla Bozcaada kalesi ve bu şirin manzara karşıladı.
Adayı keşfetme merağı ve içimizi kaplayan heyecan ile tuttuk otelimizin yolunu. Patika taşlarda çekçekli valizle takır tukur ses çıkaranlar bizdik, uyandırdığımız ada sakinlerinden özür diliyoruz :) Rezervasyon yaparken fiyatı sadece konumunun merkezi olması nedeniyle gereksiz pahalı bir otel seçmediğimiz için sanki otele kadar kilometrelerce yol yürüyecekmişiz gibi geldi, ama yolları keşfetmeyle birlikte 3-4 dakika sonra otelimize vardık bile.
Daha bahçe girişinde bizi mis gibi kızarmış lokma kokusu karşıladı. Valizleri odaya bıraktığımız gibi adanın meşhur organik reçelleriyle, lokmasıyla, pancarlı-taze soğanlı-ıspanaklı böreğiyle dolu kahvaltıya koştuk. Umarım bu cümleleri diyetisyenim okumuyordur :)
Kahvaltı sırasında bastıran yağmurun hafiflemesini beklerken otel sahibinin ikramı Türk kahvelerimizi içip üzerimize rahat bir şeyler giyip çıktık Bozcaada'nın şirin sokaklarını keşfe.

Ada merkezi Cumhuriyet (Rum) ve Alaybey (Türk) Mahallesi diye iki mahalleden ibaret. Rum Mahallesi renkli evleri ve sokakları ile hemen dikkatimizi çekiyor. Mahalle’nin tam ortasında bir kilise ve yıkılmaya karşı altında, yakınında durmamamız konusunda uyarılarla dolu saat kulesi yer alıyor. Türk Mahallesi ise girintili çıkıntılı sokakları ve ahşap evleri ile kendini belli ediyor.



                        Odamızın manzarası
Adada konaklama konusunda beklentinizi çok yüksek tutmayın derim. Bizim önceliğimiz temizlik, kahvaltı ve merkeze yürüyüş mesafesinde olmasıydı. Belki sevgilimle geliyor olsaydım iç dekorasyonu daha özenli, daha romantik bir yer seçerdim ama kız arkadaşımla geldiğim için ve oteli sadece kahvaltı, duş ve yatmak için kullanacağımızdan seçim yapmak çok da zor olmadı. Sevgiliyle gelmek demişken, mevsim itibariyle mi öyle denk geldi, yoksa dünya nüfusunda bekar insan sayısı mı gittikçe azalıyor bilemedim. Arkadaş o neydi ya? Sağımıza baksak çift, solumuza baksak çift! Bi sap biz mi geldik dedim anasını sattığımın yerine. Kıskançlık hormonum bolca salgılandı Bozcaada'da gezerken. Kafa dağıtmaya gelmişken milletin çifte kumruluğu yüzünden bi anda Bergen moduna girdik yeminle :)

Adada dingin, telaşsız, koşturmacasız bir hayat var. Sanıyorum bundandır ki ada halkı çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve geleneklerini yaşatan insanlar. Gittiğiniz bir cafenin sahibinden, çarşıda reçel aldığınız teyzeden, lokmasını yiyip çayını içtiğiniz bir abladan adayla ilgili bir tavsiye ve yorum duymanız mümkün. Bizim otelin sahibi Mehmet Bey de çok insancıl, güler yüzlü bir adamdı. Bize adayla ilgili tüyolar verdi, mekan önerilerinde bulundu. Artık Bozcaada deyince aklımda kalacak bir diğer şey de insanların sıcaklığı ve samimiyeti diyebilirim.

Tatil planı günler öncesinden yapılınca hava durumunu pek kestiremiyor insan. Aslına bakarsanız bizim gideceğimiz hafta hava gayet 24-25 derece ve güneşli gözüküyordu ama gittiğimizde yağmur yüklü gri bulutlar ve rüzgar hakimdi adaya. Aslı tüm bunların benim hava durumunu kontrol ederken "ohh o tarihte hava da güneşli, hadi bakalım o iş sende Mikail" gevezeliğim yüzünden olduğunu düşünüyor. Sen misin Allah'ın meleğine mention atan! Al sana kıçını donduracak hava :) Gri kasvetli hava, ara ara atıştıran yağmur ve akşam üzeri kendini iyiden iyiye hissettiren rüzgar bile bizi durduramadı. Tüm gün muhtemelen merkezde gezilmedik tek bir sokak, önünde fotoğraf çekilmedik ev bırakmadık. Yağmura göre hareket ettik ve her diğerlerine göre şiddetli yağmurda kendimizi bir cafeye atıp çay-kahve-tatlı molası yaptık. Herkes Mayıs'ın ada için en güzel mevsim olduğunu söyledi. Yaz aylarında çok kalabalık oluyormuş. Mayıs'ta bile güzel evlerin önünde fotoğraf çekilebilmek ya da bir cafeye oturabilmek için dakikalarca beklediğimizi düşünürsek Temmuz'u, Ağustos'u düşünmek bile istemiyorum :)

Gezimize adaya ayak bastığımız anda bizi ihtişamıyla selamlayan Bozcaada Kalesi'yle başladık. Girişte bir dilek ağacı karşıladı bizi ve onunla fotoğraf çekmek için bekleyen bir grup kalabalık. Hâl böyle olunca fotoğraf işini dönüşe bıraktık.
Kaleyi gezdikten sonra kendimizi adanın rengarenk sokaklarına bıraktık. Ada sokaklarını birkaç saatte gezmek mümkün ama fotoğraf için gidiyorsanız daha fazla vakit geçirmeniz gerekiyor. Bir de kaldığınız süre içinde gezdiğiniz yerleri farklı zamanlarda birkaç defa gezmenizi öneririm. Çünkü her defasında farklı ayrıntılar yakalamanız ve yeni bir şeyler keşfetmeniz olası. Benim ilk gezintide görmediğim birkaç dükkanı ikinci gezişimde fark etmem gibi...

Bir yer düşünün; evleri rengarenk, kapıları, pencereleri rengarenk, hemen her kapı önünde ya bir kedi ya bir köpek miskin miskin keyif yapıyor, pencereleri çiçeklerle dolu. Güleryüzlü esnafı, bir yere yetişme telaşında olmayan insanlarıyla, kendine özgü lezzetleriyle, patika taşlarıyla, huzur kokan bir yer. Tam şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemelik, kendine gelmelik. İşte biz burada kendimizi nasıl kaybettiysek neredeyse iki buçuk saat hiç durmadan gezmişiz. Şimdi sizi kendimizi kaybettiğimiz bu sokaklarda kısa bi tura çıkarayım da bakalım dediğim kadar var mıymış?
Her zaman derim en iyi tatil arkadaşı kız arkadaşlardır. Birlikte aynı noktada yüzlerce fotoğraf çekilebilirsin. İtiraz etmez. İsyan etmez. Poz verirsin çeker, beğenmezsin tekrar çeker, beni bi de böyle tek çek dersin çeker, yani çeker Allah çeker. Nazını da çeker fotoğrafını da :) Ya erkek arkadaşlar öyle mi? Boylarıdevrilesiceler :)
Yağmur atıştırmasa mola vermek aklımıza bile gelmeyecekti. İlk molamızı Çınaraltı Cafe'de verdik. Bi Küçük Eylül Meselesi filminde çokça gördüğümüz o cafe burası işte. Bu cafenin börekleri meşhurmuş. Ama biz kahvaltıda artık nasıl yediysek bırakın böreği nefes almaya yerimiz kalmadı. İki limonlu çay söyledik ve beklemeye başladık. İnsanlar buranın patlıcanlı böreğini unutamıyormuş ya biz de limonlu çayını unutamayacağız. Nasıl unutalım çaylar on dakika sonra geldi, limonlar yirmi, belki yirmi beş. Tabii o çaylar oldu buz. Garsonlar bir ilgisiz, bir umursamaz, böyle iş güç arasında milletle ayaküstü sohbet eder halde, yan masamızdakilerin siparişlerini yanlış getirdiler falan. Bu durum hep böyle midir bilemiyorum ama umarım yağışlı havanın verdiği yoğunluktandır. Zira mekan çok da olumlu bir izlenim bırakmadı bizde. Beklemesi uzun, keyfi kısa süren çay molasından sonra sokak turumuza devam ettik.
Ada merkezinde yer alan otantik kıyafetler, şallar, çantalar, el işi hediyelik eşyalar satan güzel vitrinli bu butik çekti dikkatimizi. Adı "Dantela Aral". Adaya gidenlerin görmeden dönmemesi gereken butiklerden biri.
Dantela'nın ön kapısından çıkar çıkmaz karşınıza Çınar Çarşısı çıkıyor. Çarşıda Bozcaada temalı magnetler, kupalar, hediyelik eşyalar, adaya özgü otlar, çiçekten taçlar, adaçayı ve adanın meşhur çiçeği Amaranda da dahil bir çok şey satılıyor. Ama ev yapımı reçeller başı çekiyor diyebilirim. Reçelleri kahvaltıda tattığım için biliyorum o kadar lezzetliydi ki içimden bir ses valizine sığdırabildiğin kadar reçel sığdır Selo dedi, sonra bir an diyette olduğumu hatırlayıp kendime geldim ve sadece ikisi hediye olmak üzere toplam beş kavanoz aldım.

Taze adaçayı ve Amaranda çiçeği de aldım tabii :)
Bir de tatil boyunca fotoğraflarımı beğenen sevdiklerime birer küçük Bozcaada hatırası magnet :)
Çarşıdan sonra bir yandan ara sokaklardaki dükkanları gezip alışveriş yapmaya devam ederken bir yandan da akşam yemeği için mekan bakındık. 
Rezervasyonumuzu yaptıktan sonra hem biraz dinlenmek hem de açlığımızı bastırmak için Çiçek Pastanesi'nde aldık soluğu. 
Adanın meşhur damla sakızlı bademli kurabiyesi ve adaya özgü ilavelerle kavala kurabiyesi kahve yanında ikram olarak geldiği için biz tercihimizi yaş pastadan yana yaptık ve Frigola'yı seçtik. Bu pastayı seçmemizde birkaç masa ötemizdeki bayan arkadaşların övgüleri ve pastanın tabaktaki duruşu etkili oldu diyebilirim. Ben frambuazlı istedim, Aslı ise çikolatalı. Böylece karnımızı doyurmadan iki pastanın da tadına bakmış olduk. Pastaların fotoğrafları yok çünkü fotoğraflarını çekmeden yemişiz :)
Pastanedeki tatlı moladan sonra biraz kestirmek ve akşam için hazırlanmak üzere yavaş yavaş otele doğru geçtik. Akşam yemeğinde mekan tercihimiz "Kapı 14" oldu. Kandil olması sebebiyle balığımıza Cola eşlik etti. Nezih bir mekanda, güzel mezelerle, fonda kayıttan çalan Türk Sanat Müziği eserler dinleyip rahat rahat sohbet etmeyi hayal ettik ama, olmadı maalesef. Adada kedilerin çok olması, kedilerin esnaf kadar sevecen olmaması ve özellikle de akşamları balık restoranlarında masa başına yedi sekiz tane kedi düşmesi dışında her şey iyiydi. Kediler öyle bir bunalttı ki kedilerden korkan arkadaşımla cağnım ada sokaklarında şöyle gelene geçene bakarak ağzımızın tadıyla bir balık yiyemedik ya! Onuncu dakikadan sonra servislerimizi içeri aldırmak ve gece sonuna kadar içeride oturmak zorunda kaldık. Havanın soğuk olması ve içeride üşümememiz ise tesellimiz oldu.
Gelelim naçizane tavsiyelere :) Siz siz olun adaya giderken yanınıza platform ayakkabı almayın. Aldıysanız da o kadar taşıdım illaki giyeceğim diye inat etmeyin. Sonra topu topu beş dakikalık yolu patika yollarda bileğiniz incinmesin diye yarım saatte gelmek zorunda kalırsınız. Ha bir de adanın havasına pek güven olmuyor biz hava durumuna güvenip aldık yanımıza uçuş uçuş elbiseleri sonra soğuktan kıçımız dondu, bütün gece elbiseleri oradan buradan çekiştirip bacaklarımızı örtmeye çalıştık. Ama elbisenin altına paçalı don giyerim diyorsanız sorun yok :)
Pazar günkü planımız kahvaltımızı edip, valizlerimizi toplayıp Ayazma tarafına gitmekti. Ama adada sezonun tam olarak açılmadığı için minibüsler dolduğunda kalkıyormuş. Belirli bir saat periyodu olmadığı için hem feribotu kaçırmamak adına hem de önceki gece yağmurun kesilmesiyle şiddetini iyice arttıran rüzgar ve soğuyan hava yüzünden ada merkezinde son bir tur yapıp vakit geçirmeyi tercih ettik.

En çok tavsiye edilenler arasında; Kandilden dolayı; Şarap mahzenlerini ziyaret ve şarap tadımı, Kız arkadaşımla gelmemden dolayı; Polente Feneri'nde gün batımını izlemek, Havanın bozuk olmasından dolayı; Ayazma'da ve koylarda denize girmek bir başka sefere kaldı. Yapamadıklarımız bahanemiz olur da inşallah bir gün yine geliriz bu güzel yere diyerek güzel anılarla dönüş yoluna geçtik.

Tarihin babası Heredot “Tanrı, insanları uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.” demiş ya bunun doğruluğunu görmek istiyorsanız Bozcaada sizi bekliyor...

10 Nisan 2016

Dikkat misofonik var!

Vakti zamanında yazdığım Hakkımda bilmediğiniz 11 şey ve vücudumla ilgili 33 gerçek yazılarıma ilaveten; hakkımda bilmediğiniz, benim de ne olduğunu tam olarak bu sabah tesadüfen öğrendiğim bir şey daha: "Misofonya"


Fotoğraftan da anlayacağınız üzere bahsedeceğim bu şey seslerle ilgili. Bazı seslerden nefret etme boyutunda aşırı derecede rahatsız olma durumuna "Misofonya" deniyormuş. Bu bir hastalıkmış ve ben de bir misofonikmişim. Valla ne yalan söyliyeyim bu durumun bir hastalık olduğuna sevindim, tabii yalnız olmadığıma da.

Özellikle toplu taşımada bozuk paraları ya da anahtarları şıkırdatan birini gördüğümde -ki gözlemlerim sonucu bunu yapanlar genellikle erkekler- boğazlamak isteği gelir çünkü o ses yüzünden çenelerim uyuşur, beynim zonklar. Birinin salladığı tesbihin sesi içimi gıcıklar saç diplerim çekilir çığlık atmak isterim. Belki inanmayacaksınız ama tesbih salladığı için hoşlandığım insanı hayatımdan çıkarmışlığım var benim, neden ayrıldınız sorusunuysa kimselere açıklayamamışlığım. 

Birinin sakızı caklatarak çiğnemesi, ağzını açmasa dahi o sakızın içindeki küçük baloncukları damağında çıtlatması, yemek yerken ağzını şapırdatması ya da çatalı kaşığı dişlerine değdirmesi bir de bir şey içerken höpürdetmesi diye bir şey var tüylerimizi diken diken eden. Ha bi de şey var elma, salatalık, havuç gibi yerken kütür kütür ses çıkarangillerin ve cips, çekirdek gibi çıtlanan/çatırdayangillerin ben yemiyorken yanımda yenmesi. Ya da şekerin kırılarak yenmesi ya da dişlere değdirilerek takır tukur ses çıkarılması. Ağızla çıkarılan sesler demişken ağzının bir kenarına kürdan koyup konuşan bey abilerimizi amcalarımızı hatırlatmama gerek var mı?

Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Geçen hafta İzmir'den dönüyorum. Aksi gibi kulaklığım valizde kalmış ve otobüsteki umumi kulaklıklarıysa tahmin edeceğiniz üzere kesseler kullanamam. Hostun ikram ettiği poğaçadan kalan kırıntıları diliyle temizlemeye çalışan adamın çıkardığı o tarif dahi edemediğim iğrenç sese ancak Manisa'ya kadar direnebildim ve bir arka sırada çaprazımda oturan adama durumumu -kendisini de rencide etmemek adına- küçük bir not kağıdına yazarak açıkladım ve ricada bulundum. Ne mi yaptı? Daha yüksek ses çıkarmaya başladı. E ben tabii bir sustum iki sustum ama halimi bir görseniz kafam avuçlarımın arasında ben çıldırma noktasındayım. Dönüp: "Şu şşşşleme sesini çıkarmaz mısınız? içim fena oluyor, çok rahatsız oluyorum" dememle herifle tutuştuk mu kavgaya? Diğer yolcular da destek olup kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok, arkadaşım yapma şu sesi falan dedilerse de nafile. Halden anlamayan insan görünümlü öküz o sesi çıkarmaya devam etti. Sonuç yolculuğuma hostes koltuğunda devam ettim,sen sağ ben selamet.

Tüm yukarıda saydıklarım arasında listenin başını kesinlikle horlama çekiyor. Horlayan biriyle mümkün değil aynı odada uyuyamıyorum. Yani ancak ben ondan önce uyuyup derin uykuya dalarsam ve gece boyunca hiç uyanmassam belki. Aksi takdirde imkansız. Uyku kategorisinde bir de saat tıkırtısı sorunsalı var. Ben öyle başucundaki komodine nostaljik görünümlü çalar saat koyabilen biri olamadım hiç. Yatılı misafirliğe gittiğimde yattığım odanın duvarındaki saatin pilini çıkarıp kenara koyuşlarım hep bu yüzden. Bazı insanların, özellikle kilolu ve yaşlı insanların homurdanmaya benzeyen nefes alışverişinden rahatsız oluşlarım da.

Bu illetle yıllardır uğraşıyorum. Bazen artık dayanamayacak duruma geldiğimde çevremdeki insanları uyardığımda aşırı tepki aldığım zamanlar oldu. Bunu sırf benim gıcıklık olsun diye yaptığımı düşünenler de. Yaşadığım şey cinnet sebebi, insanların buna anlayış göstermemesi ve benim şımarıklık yaptığımı düşünmeleriyse cinayet sebebi.

Bu öyle bir şeyki bu sesleri çıkaran kişi yukarıda verdiğim otobüsteki adam örneğindeki gibi hiç tanımadığım biri de olabiliyor, aynı evi paylaştığım annem de, çok sevdiğim bir arkadaşım da, yeğenim ya da kardeşim de. Yani bu seslerden rahatsız olmamın kişilere gıcık olmamla, sevmememle hiç ilgisi yok. Çünkü beni rahatsız eden şey kişiler değil "sesler". 

Neyse ki tüm bunlardan rahatsız oluşum bir takıntı hali değil, hastalıkmış. Yani gıcıklıktan değil, merkezi sinir sisteminden kaynaklanıyormuş. Üstelik bilinen bir tedavisi de yokmuş!

Bu yazıyı yazdım çünkü; sizin de belki farkında olmadan çıkardığınız bu ses/sesler benim gibilerin kabusu olabilir. Yalnızken naparsanız yapın, saatlerce geyirin, sakız çaklatın, kırkbeş paket cipsi bitirin, sonra böyle parmaklarınızı çıkarıp teker teker şapırdatarak yalayın, elmayı hıyarı kütürtede kütürdete yiyin. Ama yalnız değilseniz sizi önce empatiye ardında da anlayışa davet ediyorum. Aksi takdirde bir gün bu sebeplerden dolayı biri sizi olmadık bir anda gırtlaklayabilir, benden söylemesi :)

Follow Me on

02 Mart 2016

İğneli Epilasyon ve Cilt Bakımı

Geçtiğimiz yıl gördüğüm hormon tedavisinden sonra özellikle yanak ve çene bölgemde oluşan ayva tüylerimden çok rahatsızdım. Ha bugün ha yarın derken bir türlü fırsat bulup bu konuyla ilgilenememiştim. Geçen Cuma doktoruma danıştım, en sorunsuz ve kalıcı yöntem olarak iğneli epilasyonu önerdi. Yıllar önce folikülitten ilaçlarla kurtulamayınca İstanbul'da iğneli epilasyon yaptırmıştım ve tek seansta hem tüylerden hem de o illet hastalıktan kurtulmuştum. İğneli epilasyon işi tekrar gündeme gelmişti ve Bursa'da bu işi yapan güvenilir bir yer var mıydı? bilmiyordum. Bu tür konularda genellikle tavsiyelere göre hareket eden biri olarak bu kez iş başa düştü. Daha hastaneden çıkmadan internete "Bursa iğneli epilasyon" yazdım ve o an Heykel civarında olduğum için konum olarak bana en yakın olan yeri tercih ettim. Şanslı günümdeymişim ki iki randevu arası yarım saatlik boşluğa randevu aldım ve yapılacaklar listesinden bir şeyi daha silmenin mutluluğuyla tuttum Esteliza'nın yolunu. Epilasyon için beklerken estetisyen arkadaşlardan salonda yapılan işlemlerle ilgili bilgi aldım. Esteliza'da iğneli epilasyon dışında medikal manikür-pedikürtırnak batmasıtopuk çatlağı bakımlarıkalınlaşmış tırnak tedavisikavitasyon ile bölgesel incelmepasif jimnastikG5 selülit masajıdepilasyon (ağda)kaş şekillendirme ve  makyaj  uygulamaları da yapılıyormuş. Şöyle bir düşününce en son cilt bakımını neredeyse 2 yıl önce bir blog etkinliğinde yaptırdığımı hatırlayınca kendimden utandım ve depresyonda olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak (kuaföre gidip saçlarımı değiştirmek yerine) epilasyonun -bölge itibariyle- kısa sürecek olmasını da fırsat bilerek gelmişken cilt bakımı da yaptırmaya karar verdim.

Ne kadar dermokozmetik ürün kullansam da, günlük cilt bakımı rutinime titizlikle uysam da, asla makyajımı temizlemeden uyumasam da, haftada en geç on günde bir maske yapsam da yok arkadaş belirli periyotlarla bir uzmana cilt bakımı yaptırmak şart. Özellikle o birçoğumuzun ortak problemi olan siyah noktalar için. Zuhal Hanım'la epilasyon işini halledip cilt bakımı için Ayşegül Hanım'ın ellerine emanet ettim kendimi. Kendisi uzun yıllar İstanbul'da Etiler, Nişantaşı gibi seçkin semtlerde estetik cerrahlarla birlikte çalışmış, işinde uzman, çok bilgili ve pozitif enerjili biri. Bana önce kısa bir cilt analizi yaptı. Bana ilk defa cilt bakımı yapacağı için, cildimi henüz tanımadığı için, alerjik bir reaksiyonla karşılaşmamak adına Roaccutane tedavisi görmüş olmamı göz önünde bulundurarak hassas bir cilt olarak kabul etti ve buna göre bir yol izledi.


Cilt bakımıma tonikle temizlik, buhar + ultrasonik peeling ile siyah nokta temizliği ile başlandı. Ardından oksijenli maske ve serum ile hücre yenileyici nem bakımı uygulandı. Bu maske cildin nefes almasını sağlıyor, cilde parlaklık verirken aynı zamanda cildin eksilen nem ihtiyacını karşılıyormuş. Sonrasında yüz kaslarını çalıştıran bir uygulama olan galvanik akım uygulandı. Yüz kaslarım harekete geçirildikten sonra kolajen elastin bağ dokusunun üretimini hızlandıran, hücre yenilenmesini arttıran kolajenli maske uygulandı. Finalde ise göz çevresine liftingli maske uygulanarak nemsizlikten kaynaklanan mimik çizgilerinin giderilmesi sağlandı ve cilt yapıma uygun nemlendirici sürüldü. 1,5 saat Ayşegül Hanım'ın hoşsohbeti sayesinde nasıl geçti anlamadım. Bir uzman olarak kendisinden pratik maske tarifleri ve cilt tipime uygun ürün önerileri de almayı ihmal etmedim tabii. Cilt bakımı için 1-1,5 ayda bir görüşmek üzere sözleştik.

Hem epilasyon, hem de cilt bakımımı içime sinerek yaptıracağım bir güzellik merkezi bulmanın mutluluğuyla, yaptırdığım işlemlerden de son derece memnun kalarak ayrıldım Esteliza'dan. Epilasyon ve cilt bakımını bizzat yaptırmış ve memnun kalmış biri olarak Bursa'lı bayanlara içtenlikle tavsiye ediyorum. Bu arada fiyatı merak edenler için klasik cilt bakımı piyasa fiyatlarıyla aynı 150 TL. İğneli epilasyon fiyatları ise dakika üzerinden hesaplanıyor. Uzun sürecek uygulamalarda kişiye özel indirim yapılabiliyormuş o yüzden size özel fiyatlar için uzmandan detaylı bilgi almanızı öneriyorum. Bir de epilasyon için bir sefere mahsus iğne satın almanız gerekiyor ben iğne ve epilasyon için toplam 40 TL ödedim ki kesin sonuç veren bir tedavi için gayet makul bir fiyat. Forumlarda en çok konuşulan konu olduğu için sizlere fikir vermesi açısından iğneli epilasyon ve cilt bakımı yorumlarımı paylaşmak istedim. Manikür ve pedikürümü daha birkaç gün önce yaptırdığım için medikal manikür ve pedikür uygulamalarını bir sonraki gelişimde deneyeceğim. Mart gibi de yaza hazırlık amacıyla kavitasyon yaptırmayı düşünüyorum. Daha önce fırsat siteleri aracılığıyla kavitasyon yaptırmış ve gözle görülür sonuçlar almıştım.  Zaman içerisinde diğer hizmetlerini denedikçe mutlaka yorumlarımı paylaşacağım.

Ohoo saat 03'ü geçmiş! Biliyorsunuz ki güzellikte uyku da çok önemli, öyleyse ben yatağa :)

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

Supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top