21 Mart 2012

Kim seni bu kadar büyük sevecek?

Şimdi bir yığın gerçekleşmemiş hayal, kalp kırıklıkları, yanılmışlıklar ve yarım kalınmışlıklarla dolu her yanım. Elimi nereye uzatsam senden bir şeyle karşılaşıyorum. Henüz hazır değilim yüzleşmeye bu ayrılıkla. Hâlâ içimde sıcacık yerin. Kabullenemedim gittiğini. Öyle ki ben hâlâ her ayın 25'inde ay dönümünü kutluyorum bir İstanbul dönüşü otobüste bakışmalarımızla başlayan büyük aşkımızın. Sen gittin ama gölgen, kokun, kulağımda çınlayan sesin hâlâ bende. Bir de gülüşün geliyor bazen gözümün önüne. Gülümsediğinde yanaklarında beliren çizgiler, göz çevrendeki kırışıklıklar, arasını aldığın kaşların milimi milimine aklımda.

Filmlere konu olacak bir aşk hikayesiyken bizimki, ana haberlere gündem olacak bir cinayetle yitip gitti. Sebebinin daha tanıştığımız ilk gün gizlemeden söylediğim geçmişte yaşadığım evliliğim olmasıysa ne trajikomik değil mi?

İkimize de acıyorum. Ama en çok sana. Öyle ya ben yokum artık. Kim seni bu kadar büyük sevecek? Bir de uyumadan önce ya da sabah uyandığında içini kemiren vicdanın var di mi "ben ne yaptım" deyip hesap vermek zorunda kaldığın. Neyse ki benim öyle bir derdim yok. Hakkıyla sevdim ve hep de dürüst oldum hayatta dürüst olmanın kaybettirdiğini bile bile.

Fotoğraflar, hediyeler, çiçekler, aşk sözleriyle dolu not kağıtları sana geldiğimde evin her yanına yapıştırdığın. Bir de Şıpsevdi sakızlarının içinden çıkan ve kazık kadar boyuma rağmen biriktirdiğim "Love is" kağıtları. Senden kalan ne varsa bir sandık içine tıkıştırıp akan suya atasım var. Büyülerin çözüldüğü gibi belki çözülür içimdeki sana ördüğüm, gidişinle kördüğüm olmuş bağlar. Seni unutmayı istemiyor değilim. Sadece nasıl yapacağıma dair bir fikrim yok. Bir de henüz bu hatıraları atacak cesaretim. Sadece bana aldığın ilk hediye olan Eyfel tablon başucumdaki duvarda değil artık. Annem kaldırmış. Her gece uyumadan önce ve her sabah uyandığımda görüp ağlama krizlerine girmemden bıkmış olmalı. Kafayı seninle bozduğumu düşünmesini istemediğim için sormadım ben de.

Seni tanıdıktan sonraki ilk sensiz baharım bu, ayrılmasaydık evleneceğimiz. Ne umuyorken ne buldum, hayat işte. Ben çok büyük sevdim seni. O yüzden çok büyük acıttı bu ayrılık. Tepetaklak oldum gidişinle. Fena dağıttım, toparlayamıyorum. Her şeye alışıyor, her şey unutuluyor, ölümler, ayrılıklar bile kabulleniliyor da ne illet, ne acımasız, ne orospu bir şeyse şu "özlemek" bırakmıyor yakamızı. Bir insana edilecek en büyük beddua "beni özle" demek olmalı.

Soranlara söylemesi çok zor olsa da biz ayrıldık. Belki de bir daha inmemek üzere rafa kalktı telli duvaklı hayallerim. Kahramanıysa sen değilsin artık masalımın. Beğendiğim gelinlikte çoktan satılmış.

Şimdilik elveda aşka, başka bir baharda tekrar karşılaşabilirsek ne âlâ...

Follow Me on

19 Mart 2012

Kirlenmek Güzeldir Ama Çamaşır Makinası Bozulmadığı Sürece!

Öyle ya, o omo reklamlarındaki hatunları bi de çamaşır makinaları bozulduğunda göreyim ben, bakalım o kadar hoşgörülü olabilecek mi?!

Geçen Perşembe çamaşır makinam cortladı. Kirli sepetim kapasitesinin 2 katı çamaşırla dolu tıka basa. Bense daha fazla çamaşır çıkarmamak için bildiğiniz çabalıyorum. Bi kere giydiği kıyafeti kirli sepetine basketleyen Selo kişisi ne günlere kaldı!

Evi eşyalı kiraladığım için ev sahibime konuyu ilettim, masrafı kimin karşılayacağı gibi -ev sahiplerinin pekte hoşuna gitmeyen- bir soru çıktı tabi ortaya. Ben eşyalar için her ay 150 TL gibi bir fark ödediğimi söyleyerek tamir masrafını üstlenmeyeceğimi söyledim. Öyle ya! hem her ay o eşyalar için para ödeyip hem de tamirini ben karşılayacaksam alsınlar eşyalarını ben babalar gibi gider eşya düzerim kendime bit pazarından. Amcam bu makina daha yeni yahu ne yaptın da bozdun deyip kendince latife yaptı ama ben ne yenisi amca yaaaaeeee bu makina neredeyse benimle yaşıt! diye yapıştırdım lafı. Neyse çok şükür boka sarmadı konu kibarca itirazımı yaptım da tamirci çağırma konusunda anlaştık. Usta bu akşam gelecek bakacak derdi neymiş bizim emektarın.

Makina bi tuhaf. Yıkıyorsa durulamıyor, duruluyorsa da sıkmıyor. Sanırım şu beyin denilen parçası sapıttı. E o da kul yapımı onun da bi ömrü var elbette bozulacak başka zaman mı bulamadın be caniko? Ben tam bahar geldi deyip temizliğe girişmişken perdelerimi, dolap örtülerini, evde sıkça yıkanmayıp rutine sokulan ne varsa yıkamaya niyetlenmişken "Error" verdin, oldu mu bu şimdi?!

Amann benim de dert ettiğim şeye bakın yarın getiririm kızlara hepsine üçer beşer parça, içlerine de koyarım 1 çay bardağı deterjanımı böylece geçici çözümü bulmuş olurum. İsteyenin bir yüzü, yıkamayanın iki yüzü kara değil mi :)

Şaka bir yana öğle yemeğinde çamaşır makinası mevzusu açıldı. Konu yakın geçmişe, çift kazanlı ve merdaneli çamaşır makinalarına kadar gitti. Annemin o günün teknoloji harikası merdaneli makinamızda çamaşır yıkarken benim de -parmaklarıma, ellerime dikkat etmem konusunda kırk tembih eşliğinde- yıkanmış, durulanmış çamaşırları merdanede sıktırma işlemini titizlikle üstlenerek yardım edişim geldi aklıma. Diğer asli görevim de yıkama işi bitince makinanın içini kurulamaktı güzelce. Çamaşırları sıktırmak neyse de, işte bunu hiç sevmiyordum. Pantolon ve gömlek düğmeleri kırıldığı için merdanesinde sıktırılamıyordu. O, bu derken neredeyse çamaşırların çoğu elde sıkılıyordu. Çileye bakın! Merdaneli makina deyince aklıma gelen bir diğer şeyse orlon iplikten çiçek motifi şeklinde o merdane çıkıntısına göre özel örülmüş ya da kumaş alınıp özel olarak dikilmiş o meşhur örtüler. Hatırlamayan yoktur herhalde dimi?

Amma arızalanırdı o makina ve zavallı annem hep kendi tamir etmeye uğraşırdı babam böyle tamir konularına pek bulaşmadığı için. Bir keresinde yine bir haftasonu annem çamaşırları yıkadı, her iş bitti ama makina suyu tahliye etmiyor. Benim aynı döneme denk gelen bir fen dersi çalışmamdan hatırladığım hava alma yöntemiyle işi çözdüm. Makinanın tahliye hortumunun ağzını temiz bir poşetle sardım. Önce hortuma üfleyip suyu höpürdettim. Sonra hortumu gidere saldım ve su şakır şakır boşaldı. Yihuhuhuhuh başardım!!!! Bunu gören annem beni deha ilan etmişti ben de çocukluk ya herkese bu fikir bana ait ilk ben keşfetmişim gibi ballandıra ballandıra anlatmıştım. Allahtan tam otomatik çamaşır makinaları çıktı da konu komşu benim makinadan suyu tahliye ediş hikayemi dinlemekten kurtuldu :P

Tam otomatik çamaşır makinasıyla ben 7.sınıfa giderken tanıştık yıl 1997. Temizlikle, toz almakla alakası olmayan ben her fırsatta elime toz bezi alıp o makinayı siliyor, örtüsünü silkeliyor, üzerinde yumuşatıcı, deterjan, sabun ne varsa düzenleyip duruyordum. İlk yıkamada ailecek makinanın başına oturup seyredişimizi anlatmıyorum bile. İnsanoğlu Aya gitmiş gelmiş biz otomatik çamaşır makinasını teknoloji harikası ilan edip TV niyetine seyrediyoruz. Hey gidi günler hey!!!

Annem çizilecek diye cam kapağın üzerindeki koruyucu şeffaf etiketi söktürmüyordu hiç unutmam. Bir de çıt sesi duyulmadan kapağı açmayın demiş ya montajı yapan usta makina yıkamayı bitirince annem çıt sesini duymak için makinanın önünde 3 dakika  saygı duruşunda durur gibi bekliyordu çamaşırları çıkartmak için. Kadıncağız el emeği göz nuru nakış işleyerek merdaneli makinadan tam otomatik çamaşır makinası devrine geçmiş, tabii titizlenecek haklı yani.

Daha da önceki dönemlerde bahçelerde su ısıtılarak leğende yıkanıyormuş. Biz o döneme denk gelmedik aman iyi ki de gelmemişiz. Benim ellerimde egzama var, kabus olurdu benim için çamaşır faslı. Biraz geçmişe gidince ya da böyle arıza yapınca çamaşır makinalarının hayatımıza kattığı kolaylığı fark edebiliyoruz.

Allahtan kıyafetim bol da giyecek şey bulma sıkıntısı çekmiyorum. Yoksa banyonun ortasına kurup tezgahı kafama sarıp tülbenti "dane dane benleri var yuzunde can alıcı bakışları gozunde" türküsüyle iş başa düştü deyip yıkamak zorunda kalırdım. Bi de erkekler, kadınlar çok alışveriş yapıyor diye sitem ederler. Çok kıyafet böyle kara günler içindir. Biz çok kıyafet alışverişi yapıyorsak vardır elbet bir bildiğimiz :)

Neyse n'olur dua edin de çok fazla masraf çıkarmadan tamir olunabilecek bi arıza olsun. Pahalıya patlarsa ya da o ihtimali düşünmek bile istemiyorum usta bunun işi bitmiş artık değişmesi gerek derse o an ev sahibinin yüz ifadesi geliyor gözümün önüne ve ağlamaklı oluyorum. ühühü :(

Follow Me on

15 Mart 2012

Yürüyüş Bandıyla Bir İlişkim Var

Dün gece koşu bandımla başbaşa film izledik. Aramızdaki ilişki gün geçtikçe ilerliyor ve sağlamlaşıyor. Schindler's List filmini bantta yürürken izlemekte ayrı bir zevkti doğrusu. Böyle de tuhaf fantezileri olan biriyim. Arkadaşlarım "kızım Selo manyak mısın o film yürüyüş bandında izlenir mi? ince oyunculuklar, can alıcı sahneler var o filmde" deyip takıldılar bana, ama ben çok bilmişlik taslayarak hedefimin film izlemek değil spor yapmak olduğunu söyleyip yapıştırdım lafı ve devam ettim: "yatarken, otururken herkes izler önemli olan yürüyüş bandında izlemek :)"

Her şeyden çok çabuk canı sıkılan biriyim ben ve bant tepesinde zaman başka türlü geçmiyor. 2 yıl önce 8 ayda 22 kg zayıfladığım dönemlerde bant tepesinde 20 dakikadan fazla duramayıp sıkılan canım sayesinde Prison Break'in tüm serisini izlemiştim. Fena da olmamıştı aslında bi taşla iki kuşş :)

Mükü'yle haftada en az 3 akşam evlerimizde spor yapacağımıza dair sözleştik. Ben bant tepesine çıktığım gibi sms attım "Bebeğim yürüyüş bandındayım sıfır beden olana kadar inmicem :)" diye (bu arada Mükü benim iş arkadaşım) İlk başlarda motorun sesinden film seslerini pek duyamadım sonra stopladım gittim sesi açtım kaldığım yerden devam hobaaaa... 45 dakikayı farketmeden devirdim. Bi an film bitene kadar yürüsem mi diye geçirdim aklımdan ama sonra filmin tamamının 3,5 saate yakın olduğu hatırlayınca hemen vazgeçtim. Yoksa finalde zayıflama uğruna sözde hiçbir yan etkisi olmayan tamamen bitkisel zayıflama hapı, altın çilek, mide kelepçesi ve kavitasyon faciası yaşayıp manşetlere, ana haberlere düşen hatunlardan sonra ben de yürüyüş bandında 3 saat yürüyüp fenalaşan manyak olarak yeni bir faciaya damgamı vurup hastaneyi boylardım muhtemelen.

Spor malesef en son lisede zorunlu Beden Eğitimi dersinden sonra sadece yazları yüzme ve fırsat buldukça tenis oynamak dışında hayatımda düzenli yaptığım birşey değildi 2 yıl öncesine kadar. Bu bantı aldım da spor salonlarına gidip haydi hopp aşağııı yukarıııı, şimdi sağaaa, haydii şimdi de sola komutlarıyla gündüzleri altınlı günleree gidip homini gırtlak yiyen teyzelerle ekip sporu yapmaktan, en ufak bi domalma hareketinde az ileride spor yaparken çaktırmadan karı kızın götünü başını dikizleyen heriflerden de kurtuldum. Her spor salonu böyle midir? değildir tabii. Eminim ki çok kaliteli, bayanların böyle tatsız deneyimleri yaşamayacağı spor salonları vardır. Ama Bursa merkezde neredeyse denemediği spor salonu kalmayan biri olarak cıkkkk... yok yani. 

Dün akşam 45 dakikada 325cal ve 4,5 km ile bitirdim yürüyüş bandı seansımı (süre dolduğu gibi unutup  safety key'i çektiğim için göstergeler sıfırlandı ve fotoğrafını çekip yayınlayamadım) üstüne de 100 tam, 100 yarım mekik çektim. Sonrası? yattığım yeri bilemedim tabi ki de her yanım kasıldı. Ama napalım bikini sezonuna ne kaldı şurada şimdiden kontrole almak gerek durumu değil mi?

Follow Me on

11 Mart 2012

Yalnızlık Allah'a mahsussa bu benimki ne??

♫♪♫♪♫ Şarkısı ♫♪♫♪♫

Eşyalarıma küçük gelen 40 metrekarelik evim yalnızlığıma büyük geldi. Eskiden her şey bugüne yığılıyor, çok çabuk geçiyor diye sitem ettiğim Pazar günleri artık yapacak pekte fazla bir şey bulamadığım için geçmek bilmiyor. Bu dünyada değil ama bu evde yalnızım. Gelenim çok oluyor ama gittiklerinde dolaba kaldırmak için ortalıktan topladığım terliklerle ve mutfak tezgahındaki kahkahalara, sohbetlere, hüzünlere, anılara eşlik eden bulaşıklarla baş başa kalıyorum yine.

Geceleri yalnız uyumak mı daha zor, sabahları yalnız uyanmak mı bilemedim...Sanırım ikisi de.

Evim hiç dağılmıyor mesela, oysa ben yaşayıp dağıtmayı severim. Bu düzenli ev beni boğuyor. Birinin arkasından dağınıklığını toplamak istiyorum, çamaşırlarını koklayıp katlamak falan. Bir nefes, bir ses, bir ayak izi istiyorum yalnızlığıma kapak olacak.

Kafa dinlemek istediğim için yalnız yaşamayı seçtiğim doğru, ama benim kaçtığım şey gürültü değil beynimin içinde uğultu haline gelen geri kafalı insan düşünceleriydi, ön yargılarıydı, o ne der bu ne der kaygılarıydı ailemin, kaynağı belli olmayan ve kimsenin ortadan kaldırmak için savaşmayıp boğun eğdiği mahalle baskısıydı ve kısıtlamalarıydı özgürlüğü için yaşayan birini... 

Paylaşacak biri var mı yalnızlığımı?
Ben yalnız yaşamak istemiştim, yalnız ölmek değil.

Follow Me on

10 Mart 2012

Benimki sevmekten öte birşeydi

Saymadım kaç mevsim geçti ayrılığımızın üstünden. Seni özlemek kadar uzun sürmemişti hiçbir mevsim, sen gideli ben hep üşüyorum. Sabahları pencereden sızıp odama dolan güneşe, cıvıldayan kuşlara, çiçek açmış ağaçlara bakılırsa mevsim bahar, hani şu seninle güzel bir akşamında tanıştığımız. Ben baharları severim oysa, şimdi karakıştan farkı olmasa da benim için. Öyle ya bu mevsimde aşk çok güzel yaşanıyor diyor şair, ayrılık değil.

Mutsuzluğumu gizleyecek tebessümlerim var ama gözyaşlarımı gizleyecek bir çare bulamadım henüz. O gözyaşının akmasına, yanaklarının ıslanmasına ne kadar direnebilirki insan? Ben yapamıyorum. Gidişinle bir bulut yerleşti göz pınarlarıma. Ne vakit seni düşünsem, sıcaklığını anımsasam sağanak yağmurlar yağıyor gözlerimde, yürek sızlatan hıçkırıklarla.

Benimki sevmekten öte birşeydi, birinci derece deprem bölgesi olan kalbime yerleştirmekti seni, birgün gidipte beni yerle bir edeceğini hiç düşünmeden. Senin yaptığınsa haince çelme takmaktı seni sevmeye, sana ait olmaya koşaradım gelen birine. Ama bilmiyordun aşka koşan birinin avuçiçleri, dizleri değildir düştüğünde yaralanan, yüreğidir hani o seni sığdıramadan sevdiği. Aşklar bitiyor da kabuk tutması zaman alıyor yaraların. Birgün bitecek elbet sana kelimelerim, kesilecek bu gözyaşı kokulu mektuplar. Birgün tamamen geçecek elbet bu acı, reçeteme zaman yazıldı bolca...

Follow Me on

06 Mart 2012

Yiyiyorum O Halde Yoksun!!!

Üşenmedim beş, altı aydır izlemeye aldım kendimi. Hayatımda biri olmadığı dönemlerde kilo alıyorum ya da veremiyorum. Sebebiyse çok açık, mutsuzken beni mutlu edebilecek şeylere yöneliyor olmam. For Ekzampıl: çikolatalar fındıklı, fıstıklı, bademli ve de bitter olmayanından, bonibon, topitop, dev boy nutella, jelibon şekerler, meyveli yoğurtlar, cipsler vesair vesair... Kendimi attığım gibi en yakın markete sepetim dolana kadar alıyorum. Heyyy ohaa diyenlerinizi duyar gibiyim, alışveriş arabası demiyorum yanlış olmasın sepet diyorum sepet hani şu kola takılanlardan. Hayatım mutlu olucam diye deli gibi abur cubur yemekle ve sonrasında aldığım kiloları vermek için spor salonu, diyetisyen ya da akupunkturcu aramak kısır döngüsünde geçip duruyor. Ama bir sevgilim olsa öyle mi olur ya da fingirdeşmeye başladığım biri? İllaki buluşmalarımızda ona güzel, fit görünmek için beslenmeme dikkat etmeye başlarım ve hopp leğen kemiklerim dışarı göbek içeri, popom pantolonlardan pörtlemez olur falan filan. E bunların yanısıra düzenli sevişmelerin de hormonlara olan olumlu etkileri görmezden gelemeyiz değil mi? Hele bir de uzmanlar sevişme esnasında bilmem kaç km koşmuş kadar kalori yakılıyor deyip bir taş atarsa kuyuya :)

Kaderime sıçayım ben gibi on heriften sekizinin "gideri var" dediği bir kızın mutluluk için çikolatalara muhtaç olması ne acı. Regl ol ye, elele bir çift gör ye, aşk filmi izle ye, Facebookta birileri sevgilisiyle, kocasıyla albüm paylaşmış ye, aşık çiftler birbirinin duvarına kalpli böcüklü şarkı paylaşmış ye, 14 Şubat ye, Mart geldi ye, e bi de film izlerken böğrüne yatacak, koklaşacağın, tepişeceğin biri yok, doldur bir kase aile boyu cipsi ye, ye ye ye sonra ol fil gibi.



Dün tartıldım birkaç kilo almışım yine, likralı olmayan pantolonlarımı yatağa yatıp nefesimi tutmadan ilikleyemiyorum. İliklesem de ilk nefes alışta cart diye patlayacak gibi geliyor. Neyseki birkaç kilo almak memeleri etkilemiyor, yoksa gömleklerimin düğme aralarında üstüste pencereler oluşacak. Sanki bir yıl önce gardırobunu bir küçük beden kıyafetlerle yenileyen, etek, pantolon, elbise ne varsa hepsini ele güne nispet yapar gibi "ayy çok kilo verdim herşeyy bol geliyor yaaaaa" deyip daralttıran ben değilim, kaderin oyununa bak sen. Neredeyse bir aydır vitamin ve çinko desteği için hap içiyorum. Mutlaka iştahımın açılmasında aldığım kilolarda onların da etkisi vardır ama ne ben a-aa kilo almışsın diyen birinee ayy evet yaaaa ilaçlardan yalanını söyleyeyim ne de siz buna inanın. Kilo verirsen iradendendir, alırsan ilaçlardandır. Klasik Türk kızı yalanı. Oldu canım hapur hupur gün 24 sen 25 saat ye, iç, boğazın hiç boş kalmasın sonra da ayy evet kilo aldım ama tamamen ilaçlardan deyip bir de boku Farmakolojiye at. Yok öyle bir dünya. Ama hangimiz kendimizle barışığız ve ay sorma terkedildim kıçıma tekmeyi yedim de bunalımdan yiyiyorum da yiyiyorum  işte sonuç bu benden bir metre önden giden göbeğim ve on cm arkadan gelen popom deyip dürüst olabiliyoruz? Ben oldum işte, ama dürüst olurken de ona bir bahane bulmayı ihmal etmedim; Mmmmm kendimi yemeğe vermemin asıl sebebi tamamen duygusal, ay nasıl desem bir boşluk içindeyim, hem psikolojik destek alıp anti depresan içip Leyla gibi gezmektense bütün gün çikolata yiyip mutlu olurum deyip kendimce çözdüm işi. E insan kendi kendinin doktorudur diyorlar ya ahaaa alın işte size tedavi.

Allahtan ünlü falan değilim, yoksa bel çevremdeki milimetrik kalınlaşma, gıdımda oluşan hafif sarkma, popomun yürürken benden bağımsız hareket etmesi, Bilmem neyin Galasında göğüs dekoltemde memelerimin hoş görünmemesi, elim, kolum derken tüm vücudum yakın takibe alınıp ay şurası büyümüş, burasında selülit oluşmuş, ee efenim çok normal falancadan ayrıldı ya kendini alkole vermiş, ay yok yok yemek yemekten kendini alamıyormuş deyip arkamdan türlü dedikodularım yapılıyor olurdu ve aldığım kilolar hemen ruhsal bunalımıma mal edilirdi. Hele bir de o dönemde saçımın rengiyle ya da modeliyle oynarsam kayıran Allah beni kayırsın. Ben de o görüntüleri çeken kameramanların kafasına uçan tekme, uydurukçu magazin yazarlarının twitter hesaplarına da küfürlü twit atardım.

Eğer memleketteki her hatun benim gibi ayrılık sonrası iştah patlaması yaşıyorsa, sonrasında da aldığı kiloları vermek için diyetisyen tuzağına düşüyorsa bunlar var ya günün beş saati muayene yapıyorlarsa kalan yedi saati de Allahım ne olur herkes şişko olsun, kilo veremesin de bana gelsin deyip dua ediyorlardır kesin. Zaten milletin sağlığını falan düşündükleri yok, tek dertleri para, kime ne geçirirlerse. Neymiş reçete yazıyorlarmış, kibrit kutusu peynir, bir ince dilim kepekli ekmek, haşlanmış but, yağsız tuzsuz salata. A-aa senin reçeten de mi aynı? Hiç şaşırmadım, fotokopiyle çoğaltıyorlar çünkülüm.

Akupunktura son zamanlarda vücuduma giren yıllık iğne limitimi doldurduğum için hiç sıcak bakmıyorum. Diyetisyenlerde gözlerinde $ işareti olan tacirler gibi yer etmiş hafızamda. Ben elimdeki imkanlarla kendim için yapabileceğimin en iyisini yaptım ve hemen bu akşama yürüyüş bandında geçirdiğim süreyi iki katına, bantla olan ilişkimi de haftada iki günden dört güne çıkardım. Böylece hem boş vakitlerimi doldurmuş olurum aşk meşk gibi önce psikolojimin sonra da fizyolojimin içine sıçan oktan boktan konuları düşünecek vaktim olmaz, hem de spor yapıp zinde olurum. Hmm hem de belki birgün olur ya kazara! hayatıma biri falan girerse en azından balık etli vücudum buna hazır olsun.

öfff heryerim et kesti yaaa, bu akşamlık bu kadar yeter, en iyisi duş yapıp uyuyayım.

Follow Me on


03 Mart 2012

Artık sevgilisin sadece, sevgilim değilsin...

Vücudum daha fazla direnemedi, ister istemez günler sonra çıktım yataktan. Odanın içi buram buram ayrılık kokuyor, yastığımsa hala nemli gözyaşlarımdan. Aynada gördüğüm kendime acıdım, çok çaresiz, kırılmış, kaybetmiş. Saçlarım yağlanmış ve darmadağın, ojelerim silinmeye başlamış kemirdiğim tırnaklarımdan. Burnumun etrafı yara olmuş silmekten. Şimdi hissettim acıdığını. En fazla gözlerim nasibini almış bu ayrılıktan,  seni ne kadar çok sevdiğime en çokta o şahitti oysa ki...

Banyoya girdim, son zamanlarda hafif pörtleyen göbeğim içine göçmüş. Zayıflamamışım da daha çok çökmüşüm gibi duruyor. Ayakta duracak halim yok, oturağa oturdum. Başımdan aşağı dökülen su yaktı beni. O an hayatta olduğumu hissettim, suyu ılıtmadan dökmemek gerektiği anladım bir de. Akıp giden suyla birlikte üzerime sinen kokun da gitti bir daha sinmemek üzere.

Evdekiler hayatlarında ilk kez böylesine mahvolmuş gördükleri insanın ben olduğuna inanamıyor. Babamla aylar sonra ilk kez konuştuk, üzülme evladım hayırlısı böyleymiş dedi. İsyan olur diye korkuyorum ama benim için hayırlı olmayacaksa da ben onu istiyorum dedim, sustu. Anlayacağın bizim evde gündem hala sensin yokluğunun bilmem kaçıncı gününde....

Odaya döndüm. Annem pencereleri açmış havalandırıyor, çiçekleri de sulamış. Bana pek belli etmiyorlar çabalarını, herşey kendiliğinden normale dönüyormuş gibi davranıyorlar. Ben de safa yatıyorum. Kimseyle didişecek enerjim yok. Oysa kolay mı sanki bir çırpıda unutabilmek onca yaşanmışlığı, dolu dolu geçen onca zamanı görmezden gelmek. Ölmüş olsan yattığın yeri bilir, gitti bir daha gelmeyecek derim, kabullenirim. Hâlâ aynı gökyüzünde nefes aldığımızı, aynı güneşle uyanıp aynı ay ışığında uyuduğumuzu düşündükçe, daha çok zaman alacak vazgeçmek.

Benden öncekinin kanattığını iyileştirmek için beni kullandığın gibi merhem niyetine, ben gidince kanayanları iyileştirmek için birilerine gitme düşüncen bile deli ediyor beni. Belki tek gecelik ilişkiler yaşayacaksın, unutacaksın, sevmeyeceksin ama koynuna başka bir kadının başı değmemeli. Orası benim en huzur bulduğum yer çünkü. Ben senden vazgeçene dek kimse koklamamalı seni. Ben unuttuktan sonra ne bok yediğin umurumda değil ama şu an birlikteyken olduğundan daha çok kıskanıyorum seni. Oysaki artık sevgilisin sadece, sevgilim değilsin.

Kimseye beni böyle delicesine severken, bize yaptığın bu haksızlığı anlatmayacağına göre, kesin bana atacaksın suçunu bu ayrılığın, değmezmiş deyip geçiştireceksin dilinin ucuyla belki. Belki de hayatında ilk kez cesur olup söyleyeceksin nasıl umarsız, nasıl birdenbire yerle bir ettiğini herşeyi. Tabi sen biliyorsun ki ben bu aşktan sonra atamayacağım kendimi dışarılara, nerde akşam orda sabah yapamayacağım, bırak ellerini, gözlerini bile dokundurmayacağım kendime kimsenin. Sanki ne yaptığım çokta umurunda senin, kendime gülüyorum senin adına düşünürken.. Bazen hala beni düşünüyormuşsun gibi hissettiriyor kalbim ama alışkanlıktan diyor geçiyorum. Yok artık öyle bişey. O da sana güvenip yanıldığı için pişman zaten, böyle hafifletmeye çalışıyor bana verdiği zararı.

Her gece kulağıma geliyor bu çınlama, yatmadan önce iyi geceler mi diyorsun bana?
Saçma, sen yokken iyi değil hiçbirşey, olmayacak. En azından şimdilik.
Bazen diyorum ki bir anıya dönüştürmeliyim seni aklımda hayal meyal hatırladığım... yitirmeliyim içimdeki sana dair herşeyin anlamını... Hatta adını bile unutup kaldığım yerden devam etmeliyim yoluma.
Ama yapamam, korkma. Ben senin kadar hissizleşmiş, ruhu satılmışlardan değilim henüz.

Follow Me on

02 Mart 2012

Kendime söylediğim en büyük yalan seni özlemediğim...

Hava gri, yağmur her an bastıracak gibi. Soğuk, artık değişmesi gereken tahta çerçeveden sinsice sızıyor içeri. Camın önünde soğuktan nasibini almış annemin çiçekleri duruyor. Toprakları kurumuş onları da sulamak, yapraklarını silmek gerek babaannem gibi hafif nemli kadife bir bezle.

Dışarıyı seyrediyorum, oysa ne bir yaprak düşüyor dallardan, ne bir kedi dolaşıyor çatılarda, ne de birileri geçiyor kapının önünden. Gözleri dalanların özledikleri biri vardır derler ya; sen gittiğinden beri hep uzaklara dalıyor gözlerim. Kim bilebilir ki binlerce kez gözlerimi kapatıp hayal etmeye  bıkmadığım anlarımızın artık sıkça ve zamanlı zamansız gelişleri gibi yine gözümün önüne geldiğini? Kaç gündür bir huysuzluk, bir dokunsan ağlayacak hal var üzerimde.

Saymadım tuvalet hariç kaç kere kalktım yatarken sırtıma, otururken popoma yayları batan bu çekyattan. Yanı başımda sümüklerimi ve gözyaşlarımı silip attığım tuvalet kağıdı öbekleri, bir de şarjı bitene kadar Emre Aydın'ın Kağıt Evler'inin çaldığı dandik telefonum.

Annem gelip yokluyor arada bir, iyi miyim diye. Yalandan gülümseyip başımı sallıyorum aşağı yukarı iyiyim der gibi, biliyorum ki biraz asılsa yüzüm, gözlerimde yaşlar dolu dolu olup dudaklarımı büksem hemen gelip soracak halimi, bana sarılıp sırtımı sıvazlayacak, gözyaşlarımı silecek, ağlama geçecek deyip teselli edecek beni... ve ben ama anne ben onu çok özledim deyip hıçkıra hıçkıra ağlayacağım ve o kıyamet günleri hiçe sayıp başa döneceğim.

Ne gerçek, ne değil ayırt etmiyorum, edemiyorum. Nedense hep son telefon konuşmamız geliyor aklıma, ve o birbirini severek iyi ayrılan herkesin söylediği kaçınılmaz sözcüklerin çınlıyor kulağımda. "Seni daima seveceğim" yanında, yanımda olamadıktan sonra ne boka yarayacaksa o sevgi? Ve bir daha asla görüşülmeyeceğini bildiğimiz halde dilden kontrolsüzce dökülen "görüşürüz" lafın...
Belki de Haklısın. Dünya küçük derler, belki birgün bir yerde...görüşürüz.

Kendime söylediğim en büyük yalan seni özlemediğim, oysa şimdi gel desen yine gelirim hiç birşeyi umursamadan.
Senin kadar seveceğim birini değil, beni senin kadar sevecek birini bulamadım.
Belki de bu yüzden dolmuyor yerin.

Özledim, çok...öyle böyle değil...

Follow Me on

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoz burda...!!

 

supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top