20 Eylül 2012

Yeni Birini Sevmek...


Yeni birini sevmek; her seferinde daha kestirmesini bulmaya çalıştığımız bir yolda yürümek gibi. Kaybolmak korkusu da var, varmak isteği de. Acelemiz de var, sindire sindire yaşamak arzusu da. 

Yeni birini sevmek; canımızın acıyacağını bile bile oynamak gibi bir oyunu. Ancak bu oyunda düşüp kanattığımız yer dizlerimiz değil, yüreğimiz.



Biten ilişkilerin ardından hepimiz ön yargılarımızla başlıyoruz yeni ilişkilere. Bu yüzdendir ki dikiş tutmuyor sevgilerimiz. Yeni başlangıçlar yapıp mutlu olabilmek ümidinin önüne geçiyor zar zor kabuk bağlayan yaraların kanatılma korkusu. Deli gibi istesek de kendimizi veremiyoruz. Ne kadar uğraşsak da o mesafeyi bir türlü ayarlayamıyoruz. Çok yaklaşırsak bunalıyor, birazcık geride kalırsak üşüyoruz. En büyük hatamızsa hayatımıza girenleri, eskilerle yenileri kıyaslamak. Oysa her insan başka bir dünya, her insan yeni bir hikaye ömürde. 

Bir başlangıç yapıp yeni birini sokuyoruz hayatımıza. Şimdiki zamana kadar gelmiş geçmiş neyimiz varsa bize dair bir film şeridi gibi geçiyor gözümüzün önünden. Başlıyoruz acılarımızı, heyecanlarımızı, özlemlerimizi daha dün kadar tazeymiş gibi hissedip anlatmaya. Anlattıkça hatırlıyoruz ve üzerinden geçiyoruz izlerin. Biraz daha derine gömüyoruz hafızamızda tazeleyerek. Bazen saatlerce, günlerce anlatıp bir türlü bitiremediğimiz kısımlar oluyor, bazen bile bile es geçtiklerimiz de. Bir yandan kendimizi anlatırken bir yandan karşındakini dinliyoruz, anlamaya, anlaşılmaya çalışıyoruz. Böyle böyle geçiyor zaman ve bir de bakıyoruz ki yıllar geçmiş, yorulmuşuz, farkında değiliz. Bize bir şeyler katan hikayelerimizde oluyor, bizden çok şey alıp götürenler de. Enkazı toparlayıp yeni birine yer açabilenler -ki ne mutludur onlara- onlar için en zoru da her seferinde kendini anlatmaktır yeniden, sil baştan, sil baştan... 

Tanımaya çalıştığımız her yeni insan yoruyor bizi aslında. Bir yanda keşfetme merakı, tanıma isteği, diğer yandaysa ya yine aynısı olursa kaygısı? Bu bocalamada geçerken günler ve biz çoğunlukla kendimizi kaptıramadığımız bu rolden çıkıyoruz ilişki denen zamanın bir yerinde.
 Empati yeteneğimiz her hayal kırıklığında buharlaşıp gidiyor benliğimizden daha da uzaklara. Yığıldıkça yaşanmışlıklar daha acımasız, istesek de sevemeyen birileri oluyoruz üstelik gün geçtikçe sayıları artan. Her yenilgide en sonuncu eski sevgili beliriveriyor kafamızın üzerindeki bulutlarda, bazen iyi ki bitti diyor, şükredip geçiyoruz, bazen de elimiz telefona gidiyor, "seni rüyamda gördüm" yalanıyla başlayıp "seni özledim"le biten mesajlar yazıyoruz, ya da numarayı gizlenip arıyoruz, sesini duyabilmek için bir "alo" kadarlık. O saniye hatırlıyoruz ona, bize dair ne varsa. Yeni bir sayfa açmaktansa bildiğin bir sayfayı temize çekmek fikri geliyor bu kez aklımıza. Oysa bilmiyoruz mu ki denenmişi denemek pişmanlık getirir, daha da yorar insanı. Tek tek işaretleyip bunların hepsini seçenek kalmadığında anlıyoruz yorulmuşluğumuzu, elimizi eteğimizi çekiyoruz gönül mevzularından bir süre.

Aslında tek suçlu kendimiziz.
Neye inandırıyorsak kendimizi o fikre kapılıp gidiyoruz. Bir insanı çok istediğimizde en büyük kusurlarını görmezden gelecek kadar kör, istemediğimizde ise en küçük detayı eşeleyip büyütecek kadar gerçekçi oluyoruz. Aşık olunca iç sesimiz o kadar yükseliyor ki dışarıdan gelen sesleri duymuyoruz. Bir gün aşk bittiğindeyse uğultuya dönüşüyor her şey birbirine karışarak.

Tüm bunların toplamına yaşanmışlık diyoruz ve defalarca deprem geçirmiş bir semt gibi toz toprak içinde kalıyor ruhumuz. Yıkılanın üzerine yenisini yapmaya çalışıyoruz içimizdeki çivileri sökmeden, gidenlerin izlerini silmeden. Yarım kalan ne varsa naftalinleyip raflarına kaldırıyoruz hafızamızın. 

Bir gün hiç yorulmadan sevebileceğimiz birini diliyoruz hayatımıza. Bizi, kendimizi anlatmadan tanıyabilecek, yormadan sevebilecek. Sadece anlaşılmayı bekliyor, sevilmeyi diliyoruz. Oysa ki sevmek bu zamanda pek az kişiye bahşedilmiş bir yetenek, sonradan farkına varıyoruz. Ve aslında karşındakinin sınırları kadar ona sunduğumuz dünya, ona anlattığımız kendimiz. Bir bardak ancak bir bardak kadar su alıyorken biz denizler kadar sevmek vaad ediyoruz taşacağını, çok geleceğini bile bile. 

Böyle geçiyor günler. Kendimizce çözümünü buluyoruz sorunun. Ne kendimizi anlatmak ne de kimseyi anlamaya çalışmak gibi... Yalnızlığa alışarak yaşıyoruz bir yandan içimizde büyüyen kendimize bile itiraf edemediğimiz,  "diğer yarımızı bulma" ümidiyle...

3 kişi "açılın ben doktorum" demiş :

  1. Aynen yazdıklarına sonuna kadar katılıyorum...

    YanıtlaSil
  2. Heyyy yeni yorum kutun çok hoş, çok sevdim :))

    YanıtlaSil
  3. yeni birini sevmek ,tekrar kelebeklerin uçuşması,aç kalmak ,beraber yola devam edip etmemek ,uyumlu olup olmamak....zormuş! Yeni atlattım sayılır bir handikap ;şimdilik almayayım tatlım:))Ama benim böyle bir hakkım varsa bu önümüzdeki günlerde ,bu hakkımı seve seve devrediyorum sana:-))

    YanıtlaSil

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

Supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top