20 Haziran 2012

Şizofren Babama Mektuplar Vol1

Babası hayatta ve aslında onları terk etmiş olmamasına rağmen hiç babalar günü kutlayamayan, bir babalar gününü daha yazılanları, çizilenleri, alınanları, verilenleri boğazında bir yumruk gibi biriken özençleriyle ve göz pınarlarında biriken gözyaşlarıyla geçiren Selo kişisinden kendisine pek yakıştırılamayan buruk haliyle Selamlar Blogcum

Sen yenisin bilmezsin. Günlüğüm bilir. Biliyor musun blog ben hiç babalar günü kutlamadım. Bir babaya ne hediye alınır, ona nasıl sunulur, verilirken neler söylenir, bir babaya nasıl sarılınır, kollarında nasıl güvende hissedilir, babalar nasıl özlenir bilmem. Baba şiirleri hep anlamsızdır benim için. Yeri hiç olmamıştır hikayemde. Ben, babaların saçlarını okşadığı, elinden tutup birlikte bir yerlere gittiği, doğum günlerini istediği en güzel hediyeleri alıp kutladığı, kutlamayı bırakın hatırladığı, mezuniyetleriyle övündüğü, karnelerini ödüllendirdiği, babalarının geleceğini her şeyin önünde tuttuğu ve gece uyurken öpüp kokladığı çocuklardan olmadım ben hiç, olamadım.

Şizofreniyle tanıştığımda sokakta kova-kürekle oynadığım yaşlardaydım. Belki dört, belki beş. Taş çatlasın altı. İlkokula bile başlamamıştım henüz. Ne bu hastalığa dair bir fikrim vardı, ne de hayatımızı nasıl etkileyeceğine.

Bir sonbahar günüydü. Hava gri ve sıkıcıydı. Ama kısa pantolonlarımız ve kısa kollu tişörtlerimiz içine sabunlar serpilmiş şekilde hurçlara koyulup, dolaplardaki yerlerini almamıştı henüz. Ben yine karşı sokaktaki boş arsada tozun toprağın içinde oyun oynuyordum arkadaşlarımla. Üzerimde çok sevdiğim için kirlense bile ertesi gün yine giymek için her türlü yaramazlığı yaptığım pembe tişörtümle annemin mavi basma kumaştan diktiği dizleri lastikli o zamanların renkli paçalı donu, şimdilerin kaprisi vardı. Küçüktüm blog, çok küçüktüm. Barajın ne olduğunu bilmiyorduk ama baraj yapıyorduk. Nerden duyduysak artık. Sokağa bir polis minibüsü geldi ve bizim kapının önünde durdu. O zamanlar polis arabaları siyah beyazdı. Beyaz önlüklü bir doktor ve birkaç polis inip bizim eve girdiler. Hevesle oynadığım oyuna devam ettim. Çünkü polisler kaka insanları almaya gelirlerdi ya korkulacak bir şey yoktu. Az sonra babam iki yanında polis ve ellerinde kelepçeyle birlikte sokak kapımızın önünde belirdi. Kalakaldım. O şaşkınlıkla saatlerdir uğraşarak yaptığımız barajın üzerine basarak koşmuştum eve doğru ama minibüs çoktan hareket etmişti bile babamı alarak. Kafamı apartmandan içeri uzattığımda annem merdivenlerde ağlıyordu. Neler olup bittiğini anlayamamıştım. Babam suç olan bir şeyi yapmışsa o beyaz önlüklü doktor neyin nesiydi? Dizden aşağı dermansız kalan bacaklarımla yavaşça merdivenleri çıkıp annemin yanına gittim. Daha birkaç gün önce yediği dayakların izleri duruyordu anneciğimin hem bedeninde, hem ruhunda. Evet babam annemi de bizi de döverdi sürekli. Ama babalar hem döver hem severdi ya bize kalkan tüm eller, tüm tokatlar normal bir şeymiş gibi kazınmıştı hafızamdaki çocukluk bölümüne. Peki ama döven baba neden hiç sevmiyordu? İşte bunun sorusuna hiç cevap bulamadım blog.

Karısını ve çocuklarını dövmek miydi yoksa babamın polisler tarafından evden götürülmesine sebep hala bilmiyordum. Annem "git oyna yavrum" dedi. İtiraz etmedim. Annem bir şey söylediğinde ikiletilmesinden hoşlanmazdı çünkü hiç. Az önce merdivenleri çıkmaya derman bulamadığım bacaklarımla koşarak birkaç dakika önce yarım bıraktığım oyunuma, yanlışlıkla basarak geçtiğim baraja doğru başlamıştım ki adımlarımı atmaya, karşı arsadaki arkadaşlarımdan gelen "Selma'nın babası deliiiiiii Selma'nın babası deliiiiiiii" sesiyle irkildim. Kovamla küreğimi aldım. Az önce farkında olmadan bozduğum barajı bu kez terliklerimden içeri çamur gireceğini ve annemin kızacağını bile bile tekmeleyerek bozdum. "Benim babam deli falan değil tağam mı. Deli değil benim babam".... Onlara karşı neden apar topar götürüldüğünü bilmediğim babamı savundum savunmasına ama daha arkamı döndüğüm anda başlamıştı gözlerimden yaşlar akmaya ve galiba dedikleri doğruydu. Kapının önüne rahmetli dedemin zamanın şiddetli selleri eve girmesin diye yaptığı setlerden birinin üzerine oturdum şaşkın, mutsuz ve olan biteni anlamaya çalışarak dalgın gözlerle etrafıma bakınıyordum. Baba benim babamdı ama onunla ilgili benim bilmediğim bir gerçeği arkadaşlarım biliyordu. Hayata belki de ilk o an kızmıştım blog, her şeyden en son benim haberim olduğu için.

Bir doğum lekesi gibi hayatımıza yapışan bu gerçek günler geçtikçe, ben büyüdükçe küçülüp yok olacağına daha da belirginleşip, daha da derinleşiyordu sanki. Çocukluğum, ergenliğim babamın her sonbaharda daha da azıtan hastalığı yüzünden acı içinde geçti. Sonbaharları bu yüzden sevmem hiç. Hafızamda hayatıma dair hatırladığım en eski kalıntılar olan babamın bir sonbahar günü Bakırköy'e götürülüşü hikayesi her yıl tekrarlanıp durdu. Manzara hep aynıydı, feryatlar, gözyaşları, babamı alıp giden minibüsün arkasından bakışlar hep aynıydı. Bir tek zaman değişiyordu, bir de polis minibüsüyle polisler ve doktor. Biz hep bir aile olamamanın, babamıza evimizin direği diyememenin burukluğuyla, arkadaşlarımızın babası deli çocuklar diye dalga geçmeleriyle, çevremizin, konu-komşumuzun bize acıyarak bakmalarıyla büyüdük. Evet seneler öyle ya da böyle geçti. Hayat devam etti. Biz şizofren baba gerçeğini kabullendik ama üstü başı oyun kokan, baba sevgisine hasret çocukluk günlerimiz hep gözyaşıyla, hep boynu bükük geçti. İçinde babamız olan minicik ve gerçekleşmesi mümkün hayallerimiz hiç gerçekleşmedi. Babamızla Bakırköy'de kaldığı zamanlar hariç aynı çatı altında ama ona dünyanın öbür ucundaymışız gibi uzak büyüdük. Babam bize hiçbir şey vermediği gibi bizden çok şey alıp götürdü. Hepimize hayatımızın sonuna kadar sırtımızda taşıyacağı izler bıraktı. Hep önümüze çıkacak ve binlerce isyan saydıracağımız izler. Biz normal bir aile olmayı, normal bir babanın çocukları olmayı isterdik blog, annem de normal bir adamın karısı olmayı elbette. Ondan tek istediğimiz tedavi olup bize el uzatması, hayata bizle beraber tutunmasıydı. O bunu hiç yapmadı. Belki de yapamadı bilmiyorum. Elbette bu hastalık onun seçimi değildi, kim isterdi ki şizofren olmayı?

Ömrüm boyunca hiç kutlamadığım babalar gününü mü geri getirmek zor, yoksa girdiği birçok oyundan babası deli diye ağlatılarak atılan, oyun oynamak yerine  merdiven altlarında, sokak köşelerinde ağlayarak geçirdiğimiz çocukluk günlerimizi mi?

Söylesene blog, hangisi daha zor?

25 kişi "açılın ben doktorum" demiş :

  1. ikisi de zor. hem de çok zor. ama sen tüm zorluklara rağmen bunları sırtlamış kocaman bir süper kahraman olmuşsun. hem de en süperinden... :)

    YanıtlaSil
  2. Öyle her yerde yazıldığı gibi anlışanlı kutlamalar bizde de yok. Eskiden hele hiç yoktu.
    Şimdi şimdi oluyor. Kalan iki kızı biz kutluyoruz.
    Düşünme bence, üzülmeye değmez. Alt tarafı birilerinin uydurduğu uyduruk bir gün işte.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında anlatmak istediğim eksik, paramparça geçen çocukluğum, babalar günü sadece bahanesi oldu yazının...

      Sil
  3. Iııh beğenmedim dedim... Beğenmedim tabii... Ne cıvıltılı, ne şen bir insansın oysa. Bunun ardında böyle hüzünlü çocukluk anılarının, buruklukların yatıyor olması beğenilecek gibi mi?

    Bence de üzülme... Babalar günü bizde de şaşaalı geçmez. Her özel gün gibi, bu günü de anlayamam, anlamlandıramam...

    Bukowski demiş ya hani "İnsanlar yorgun, hayat tarafından cezalandırılmış / Ya sevgiyle ya sevgisizlikle sakatlanmış" diye... Öyle işte. İnan hepimizin bir yumuşak karnı var. Sense bunu dışa vuracak kadar güçlü ve kendinle ve geçmişinle barışıksın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. elbette beğenilecek, tercih edilecek bir durum değil böyle bir çocukluk, ama hepimizin hayatında böyle gerçekleri var seçemediği...

      Üzüldüğüm nokta aslında babalar günü kutlayamamak değil, babasız büyümek, üstelik varken ve bizimleyken...

      Sil
  4. Nasıl bir yüreğin var ki bütün bunları yaşamana rağmen hayat sevincini kaybetmemişsin...Hayat sana adil davranmasa bile sen bunları göğüsleyecek kadar güçlüsün de...
    Ben 2 yıldır kutlamıyorum babalar gününü çünkü Aralık 2010 da kaybettik babamı. Hayat... Acısıyla,tatlısıyla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım, sanırım hayatın bana verdikleriyle ettiğim mücadele beni supercellma yaptı, Allah rahmet eylesin, "gidenlerle ölünmüyor ama kalanlarla da yaşanmıyor" bazen...

      Sil
  5. babalarına 'ilk aşkım' diyen kızları hiç anlamadım, anlamayacağım. yani evet bahsettiğiniz duygular bende de eksik ama hayata sorular sormayı, çocukluğumun eksiklikleri için üzülmeyi bırakalı çok oldu.
    Anladığım kadarıyla siz de en içinizde olmasa da aşmışsınız bu hali.
    Kader, Allah vergisi diyorum.
    başka ne denebilir ki zaten.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. o kızları ben de hiç anlamadım, sanırım normal bir babam olsaydı da ben ilk aşkım demezdim, arkadaşlar arasında bile birbirlerine aşkım hayatım diyenleri anlayamazken babaya aşkım demek, yok ya bana çok uzak. Aştım aşmasına da bazen, zamanın bir yerinde durup akıtmak gerekiyor birikenleri... iyi ki burası var, iyi ki yazıyorum...

      Sil
  6. neden sana bu kadar kanım ısındı diyordum bende. biraz farklılıklar olsa da AYNI çocukluğu yaşamışız meğersem. Yazdığın çoğu şeyi yaşadım. benim babamda kabul etmedi hala da etmiyor bu durumu. Ama bu zor günlerden sonra gülebilmen hayata güzel bakabilmen önemli bişi. unutma ki her fırtınadan sonra mutlaka güneş açar.

    sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  7. canım ya hüzünlendim şimdi.. söylemek istediklerimi Cessie arkadaş yazmış. sağolsun..
    gerçekten başarmışsın.. mutlu neşeli bir insan olmayı başarmaışsın. bu acıların seni boğmasına izin vermemişsin.bu acılarını paylaşma cesareti gösteriyorsun. pek çok insan bunu başaramıyor. acısını içine atıp o acı içerisinde bir ömür geçiriyor. diğer yorum yapan arkadaşların dediği gibi inan pek çok insanların buna benzer acıları vardır. elalem ne der. yeter ki dışarıya iyi görünelim.gelenekçi toplumun gizlediği o kadar çirkinlikler var ki..bütün dertleri sadece dışarıya iyi görünmek..
    yıldırım türker in aile ilgili bir yazısını hatırladım. bu yazıdan :"aile bir kazadır.bu kazadan kırık çıkıksız, ölümcül yaralar almadan çıkmaya çalışmakla geçer bir ömür."
    arada bir hüzünlenmek doyasıya ağlamak hiçte kötü bişey değil. aksine rahatlatıcı.

    YanıtlaSil
  8. dışadönük
    özgürlüğüne düşkün
    haksızlığı asla tahammülü olmayan
    hırslı
    ama inadına yaşamayı seven
    insanların büyük yaraları vardır o yara kapanmaz eskimez unutulmaz hatta bazen daha da büyür ya annedir o yarayı açan ya baba ya da herhangi birinci dereceden yakın..
    ne kadar güçlü derler, ne kadar özgüvenli ama bilmezler ki yorgundur bi omuz arar yaslamaya bir fırsat arar ağlamaya aslında bi film izliyodur etkilendi ağladı sanırsın ama değil o herşeye ağlar yaşadığı ona yaşatılan herşeye..

    şizofreni hastalığını çok iyi bilen bakırköyüde çok iyi bilen biri bu kadar..

    YanıtlaSil
  9. Ne desem ki..Kelimeler yumru oldu boğazımda !

    YanıtlaSil
  10. ne diyeceğimi bilemedim :(
    bunca yaşadığın şeye rağmen şimdi ayaktasın ve hayat dolusun ya önemli olan bu..
    Sevgiyle kal canım..

    YanıtlaSil
  11. cnm,ne desem bilemedim.
    ben de babasızlardanım,ne kaybettim ne de hasta.ama yok işte.benimkisi de evlat duygusunu benimseyememiş sorumsuzlardan.
    necip fazıl : savaşın ortasında komutansız kalmaktır ,babasız kalmak. -demiş.
    ben bunu büyüdükçe daha iyi anlıyorum.
    sen çoook güçlü birisin,ne mutlu bana! diyebileceğin şeyleri düşün.ben öyle yapıyorum ,yoksa işin içinden cıkılmıyor.

    YanıtlaSil
  12. hııı yok böyle şeyleri sevmiyorum ben .

    yorum yok

    YanıtlaSil
  13. Bir şey söyleyemem. Ben de babalar gününü hiç kutlamadım ama sebeplerimiz farklıydı. Ben 5 yaşındayken şehit olmuştu. Yalnızca güçlü ol diyebilirim. Ama sen zaten güçlü birisin anladığım kadarıyla..

    YanıtlaSil
  14. yazıyı okuduktan sonra kaba tabiriyle içime öküz oturdu:) söyliycek yada yazıcak bişey yok .

    YanıtlaSil
  15. Ben de hayatımda hiç yapmadığım birşey yaptım bu babalar gününde hiç ağlamamama rağmen oturup ağlaya ağlaya BABA diye basit bir yazı yazdım. Tabi ki sizin durumunuzdan çok çok daha az yıkıcı bizim ki ama tabiri caizse ateş düştüğü yeri yakar. Baba kavramı benim için hiçlikten başka birşey ifade etmiyor,edemiyor.
    Dilerim hep mutlu olursunuz.

    YanıtlaSil
  16. selmacım seninle hayatlarımız ne kadar benziyor. şaşıyorum. benim babamda çok sinirli bi insandı. annemi döverdi bazen. hatayı asla affetmezdi. o kadar baskı altında büyüdük ki. anlatamam. iki ablam ve ben sus pus insanlar olduk. çocukluğumuz, gençliğimiz zor geçti. mesela ben çok pasif bi insan oldum. normalde sesim az çıkar. haklı olduğum bi yerde hakkımı arayamam.
    babam bize mesafeli davranırdı. çünkü öyle görmüş ana babadan. severdi ama içinden. bu yüzden hep özenirdim o prenses gibi davranılan çocuklara. işte bizim çağımız öle bi çağmış demek.
    4 yıl önce babamı kaybettim. ama sorarsan hala çok sever, çokkk özlerim. olsa da bağırsa çağırsa derim.

    YanıtlaSil

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

Supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top