07 Ocak 2017

Özet denmeyecek bir özetle 2015 ve 2016

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmiyorum. O kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, egzantrik hikayemin neresinde kaldık hatırlamıyorum. Arada bir "Selo bloga dön, Selo yazılarını bekliyoruz, Selo neden yazmıyorsun?" şeklindeki sitem ve beklenti içeren mesajlara sus payı olarak bir şeyler karaladıysam da hiç içimden gelerek değildi. Blog yazmak için her şeyden önce istek lazım. O istek bende tükeneliyse çok oldu. Buralara yabancı gibi hissediyorum.

2015 yılıyla beraber hayatım içinden çıkamayacağım bir şekilde karıştı. Önce sağlık problemlerim nedeniyle yedi buçuk yıl çalıştığım ve herkesin benim oradan emekli olmamı beklediği işimi kaybettim. Oradan ayrılınca başka bir işe girdim, o işimden ise babamın rahatsızlığını öğrenince ziyaretine gitmem kriz konusu olup patronla Allah ne verdiyse tartışınca kovuldum. Zaten benim işten kovulmamın 4. günü, teşhisin koyulmasının 10. gününde de babamı kaybettik. İşte nolduysa ondan sonra oldu ve ben bir daha götü toplayamadım çok afedersiniz. Beni uzun zamandır okuyanlar bilir minnoş bir evim vardı, yalnız yaşıyordum. Babamın vefatından sonra annem yalnız kaldı. E ben de yalnızdım. Ailenin evlen-e-meyen tek çocuğu olarak annemle yaşamak görevi bana düşüyordu ve konu bir şekilde dönüp dolaşıp annemle birlikte yaşamaya geliyordu her seferinde. Ben yalnız yaşamaya ve kendi düzenine alışmış biri olarak tekrar birleşmeye pek sıcak bakmıyordum işin doğrusu. 

O dönem deli büyük bir boşluktaydım. Kendimi bildim bileli çalışıyordum ve en iyi bildiğim şey eşşek gibi çalışmaktı. Babamı kaybetmenin içimde yarattığı boşluğu kelimelerle ifade etmem imkansız. Şu satırları yazarken gözlerimden şapur şupur yaşlar akıyor ve ciğerim sızım sızım sızlıyor desem inanır mısınız? O aralar biriyle tanıştım, tanışmaz olaydım. İnsanlar en büyük hatalarını boşluğa düştüklerinde yapıyorlarmış ya bu da benim hayatımın şimdiye kadarki en büyük hatasıydı.  Benim boşlukta olmamı, maddi ve manevi desteğe ihtiyacımın olmasını sonuna kadar kullandı. Ben ilişki yaşadığımı düşünüyordum ama sonrasında şöyle bir durup düşününce anladım ki büyük bir stratejinin malzemesi olmuşum haberim yok. Şöyle bir gerçek var ben bu adamı hiçbir zaman sevmedim. Ama aşkın da insana hayatında sadece bir kez verilmiş bir şans olduğunu düşündüğüm ve bu saatten sonra bir daha aşık olabileceğime zerre inanmadığım için arayış içinde olmak yerine kızım Selo salak olma, yaşın geçiyor, bak adam seni köpek gibi seviyor, bu adamdan sana iyi koca, çocuklarına da iyi baba olur deyip kendimi onu sevmeye zorladım zorlayabildiğim kadar. İyi bok yedim. Hiçbir zaman alenen konuşmadıysak da bir şekilde nasıl olduğunu anlamadan evlenme fikrinin ve o sürecin içinde buldum kendimi. Bu arada onunla yeni görüşmeye başladığımız dönemde yeni bir işe başlamıştım ama o işten de iş hayatımda hiç yaşamadığım tatsız şeyler yaşadığım için biraz da hayatımdaki insanın "zaten evleneceğiz çalışmak zorunda değilsin" baskısıyla ayrıldım.

Bu arada yıl oldu 2016. Ben işsiz, ben yine bir boşlukta ama ben evlenecek diye deli gibi heyecanlı. Otuziki yıllık Bursa'lıyım Yorgancılar Çarşısı'nın yerini bilmiyordum, bu süreçte öğrendim. Bir kaptırmışım ki kendimi çeyiz alışverişine sormayın gitsin. Ekmek kızartma makinem illaki de fuşya pembe olacak diye birkaç hafta sapık gibi onlarca mağaza çalışanını taciz etmiş, internet sitelerine "stoğa girince haber ver" kısımlarına mail adresimi bırakmaktan devreleri yakmış olabilirim. Yemek takımım 82 parça mı olsun, kemik porselen mi olsun, yaldızı platin mi gold mu olsun gibi şu an size gereksiz gelebilecek, ama o psikolojiyle dünyanın en önemli şeyiymiş gibi görünen detaylarda boğuluyordum. Çeyiz alışverişi elimde koca bir listeye tik atmakla yorucu bir şekilde devam ederken bir yandan gelinlik modeli bakıyordum. Tam bir tane beğeniyordum "bu ya kesin bu" diyordum, hop vitrinin birinde başka bir şey görüyordum aklım onda kalıyordu. Duvaklı mı olsun, şapkalı mı olsun, prenses mi olsun balık mı olsun? Yani bıraksalar düğünümde kırk beş farklı gelinlik giyebilirdim o derece. İlk evliliğimde hiçbir şeyim istediğim gibi olmadığı için istiyordum ki her şey bu sefer istediğim gibi olsun. İnsanlar "aaa bak onca yıl durdu ama sonunda turnayı gözünden vurdu" desinler istiyordum. Kınam, düğünüm, balayım, bekarlığa veda partim her bir şeyim olsun istiyordum. İstiyordum istemesine de benimle evlenme hazırlığı yapan, benim erkeklere karşı ördüğüm duvarlarımı indirip beni tekrar evlenme fikrine alıştıran bu adam zaten evliymiş onu bilmiyordum! Şaşırdınız değil mi? Ben de şaşırmıştım. Sakin olun, bir süre sonra alışıyorsunuz.

Ocak ayının ortasında bu gerçekle yıkıldım. Yıkılmak ki öyle böyle değil. Ne kadar yükseğe çıkarsan düştüğünde o kadar çok acıyorsun ya, heh işte benimki de öyleydi. Yani adamın yalancının teki oluşuna mı yanayım, evli olduğunu uzun bir süre inkar etmesine mi, boşandım ben ekranları güncellenmemiştir deyip boku Nüfus Müdürlüğü'ne atmasına mı, sonrasında boşandım, boşanacağım vaatleriyle benim peşimi bırakmayıp aylarca takip etmesine/ettirmesine mi? Hangi birine? Ayy neyse ki bitti. Bitti bitmesine de bu ilişki biterken benim gelin olma hevesimi, Malta hayallerimi, gelecek planlarımı, umutlarımı, evimi, işimi, düzenimi, kendime olan güvenimi de beraberinde götürdü. Artık bir işim de yoktu, bir ilişkim de. Tası tarağı toplayıp, her köşesini zevkle dayayıp döşediğim o minnoş evimi bırakarak annemin yanına taşındım. Çünkü başka çarem yoktu.

Bunca kötü şeyin arasında güzel şeyler de olmuyor değildi. Geçen yıl mezun olmayı beklerken babamın vefatından bir hafta sonraki finallerde hiçbir şey yapamayıp ortalamadan sınıfta kalmıştım ama bu yıl yaşadığım tüm travmalara rağmen sınavlarımı verip mezun oldum. Hee gerçi bir Allah'ın kulu, aferin kız Selo gel lan sana bi bira ısmarlayayım da mezuniyetini kutlayayım demedi ama olsun. Keser döner sap döner! İnsan mezun olup diplomayı alınca havai fişekler, konfettili şampanyalı kutlamalar falan bekliyor tabii. Bense Açıköğretim Bürosu'ndan çıkışta kendime fırından yeni çıkmış simitle karper peynir ısmarlayıp kendi kendime kutladım. Annemden isteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü diyerek her fırsatta şakayla karışık mezuniyet hediyemi istediysem de her seferinde lafı yiyip kıçımın üstüne oturdum. Neredeyse bir yıldır işsizim. Hadi belli bir süre işsizlik maaşı aldım ama kime yetecek? Evleneceğim diye yaptığım bir oda çeyiz alışverişinin taksitleri, ev kirası, faturalar, benim hastane ve tedavi masraflarımı annem ödüyorken demezler mi kızım sen belanı mı arıyorsun diye? Tamam tamam sustum. 

Dönelim Bergen moduna. Sandım ki Malta'ya gidemediğime o kadar üzülüceğim ki ince hastalığa tutulup tez zamanda öleceğim. Ölmek öyle kolay mı be?! Başıma öyle işler açıldı ki ölmekten beter oldum. Malta'yı da, hazır kalan valizleri de, kapı gibi vizeyi de unuttum. Bu dönemde hipotiroidi-haşimato hastalığı çıktı bende. He valla bir bu eksikti. Ulan bu doktorlar da her şeyi strese bağlıyor. TSH'ın, Serbest T3'ün T4'ün stresle ne ilgisi var dedim, varmış lan. Stres en önemli sebebiymiş hatta. Benim daha iki ay öncesinde diyetisyene başlarken gayet yerli yerinde olan bu değerlerim aşırı strese bağlı almış başını gitmiş. Dolar gibi yükselmiş anasını satayım.

İlişkiydi, ayrılıktı, sınavlardı, vizeydi, okul parasıydı, ay okul parasını ödedi mi, ödeyecek mi, Malta'ydı, valizdi, sağlık problemleriydi derken Temmuz oluverdi. Neden Supercellma'yım? ın cevabı takip eden cümlede yatıyor canım kardeşlerim. Yaşadığım tüm kötü olayları geride bırakıp yeniden başlamak için ayağa kalktım. İş buldum. Hiç bilmediğim bir sektöre asistan pozisyonunda işe başladım. Ben yeniden toparlanmanın mutluluğuyla işe gidip gelirken patronum "bu kız pasif, iş yapmaz bu" dediği için beni işe girişimin 9. günü işten çıkarttılar. Pasif olmak ve ben? Yani gözünün üstünde kaşın var dese anlarım, kıl olmuş derim güler geçerim de pasif olmak nedir? 9 günde nasıl anladın be adam pasif olduğumu? Ulan cenabet de gezinmiyorum, karıncayı da incitmem, kimseye kasten kötülük de etmem, tuvalette şarkı da söylemem, geceleri pis yerlere de basmam, nedir ulan bu başımdaki uğursuzluk? 

Yeniden iş aramaya başladım bu kez darbenin bok ettiği piyasalarda iş bulmak samanlıkta iğne aramak gibi bir şey oldu. Yok yok yok. İş yok! Sosyal medya bağımlısı ben instagram yerine kariyer sitelerine girer, her gördüğü tanıdığının eline çıktı aldığı özgeçmişini tutuşturan biri oldum ama yok arkadaş yok. İş yok! Bir ara iş iştir asla gocunmam böyle şeylerden Emirgan Sütiş'in bulaşıkçı ilanına bile başvurdum. İşe alsalardı bulaşık önlüğü ve eldivenimle poz verip "Uluslararası İlişkiler Mezunu Bulaşıkçı" yazıp şanssızlığımla dalga geçip memleketteki binlerce üniversite mezunu işsiz insanın sesi olacaktım ama iş görüşmesine bile çağırmadılar. Halbukisi hamarattım, bulaşık yıkamayı da severdim ama olmadı. 

İşsiz olmanın maddi boyutu kadar bir de psikolojik boyutu var. Arkadaşların birkaç zaman önce sizle planladıkları hafta sonu tatiline gidiyorlar ama haber bile vermiyorlar, konserlere gidiyorlar, havuza gidiyorlar, eğlenmeye gidiyorlar ama sen işsizsin ve paran yok diye seni çağırmıyorlar mesela. Bu koyuyor insana. Sonra Çalışırken herkesin doğum günüydü, hastalığıydı, doğumuydu, zartıydı zurtuydu çiçeği gönderip Çiçek Sepeti'ni kalkındırmış olan ben işsiz kaldığım bu yıl o çiçek gönderdiğim canım dediğim arkadaşlarımdan bırakın çiçeği doğum günü mesajı bile almadım mesela! Kimisi anne olmayı öne sürdü, kimisi evlenmeyi kimisi başka bir şeyi. Haa dedim, demek ki her şey karşılıklıymış, demek ki ben yaptıkça oluyormuş bazı jestler ve arkadaş bildiklerim üzgünüm ama arkadaş değillermiş. İnsan yaşadıklarına üzülmüyor da bu durumlara üzülüyor be! Bir de işsizlik maaşı aldığım dönemde yaptığım hafta sonu kaçamaklarına "Ooo Selo, biz çalışalım sen gez" diyerek fesatlığın master degree'sini yapanlar var. Ulan işsizim, iş bulamıyorum. İnşaat tepesine çıkıp intihar mı edeyim? Kendimi mi keseyim jiletle, bir avuç hap içip sonsuzluğa mı göçeyim içimdeki acıyla ha nedir senin derdin? Şurda aldığım birkaç ay topu topu üç kuruş işsizlik maaşı, psikolojim sikilmiş, müsaade et de gezeyim kafa dağıtayım, yok! Madalyonun görünen yüzünde Selo dünya sikime minare götüme yaşıyor ya sanki her şey de göründüğü gibi!

Evde olmak zaten bence en büyük lanet. Kimse ev kadınlarına sakın ha "ne iş yapıyorsunuz ki?" demesin, ağzınıza kürekle vururum söyliyim. Ev işi ne nankör işmiş arkadaş. Sil süpür, yıka yerleştir ertesi gün aynı. Yap yap bitmiyor. Para veren yok. Her şey para mı? diyen akıl hocaları oldu. Ulan dışarı çıkıp yürüyüş yapayım diyorsun hava sıcak susuyorsun, yarım litre su 1 lira. Çok bunaldım çıkıp bir hava alayım diyorsun, canın dondurma çekiyor, o parayla dondurma mı alayım, dolmuş parayı yapıp eve geri mi döneyim hesabı yapıyorsun. Mağaza vitrininde güzel bir etek görüyorsun hemen aklına evde onu kombinleyeceğin tişörtler ve ayakkabılar geliyor, sonra da hiç paran olmadığı ve kredi kartınla alırsan o kartı ödeyemeyeceğin geliyor aklına, vitrine okkalı bi tükürüp uzaklaşıyorsun. Manikürün, pedikürün, ağdan, kaşın, bıyığın, dip boyan artık ihtiyaç olmaktan çıkıp birer lüks haline geliyor. Çünkü işsizsen paçoz olmak zorundasın. Hobilerimle uğraşayım diyorsun ulan işsizsin sen, hobi senin neyine? Puzzle alsan masraf, bitiriyorsun çerçeveciye götürüyorsun masraf. Belediye'nin açtığı birkaç kursa katılayım dedim, gidiş-geliş yol parasını hesap edip alınacak malzeme listesini görünce kayıt olmaktan vazgeçip hızla koşarak uzaklaştım. Bu dönemde harçlığım çıksın diye birkaç defa ev temizliğine gittim ama az zamanda çok ve büyük işler başarmamı bekleyen evin titiz geçinen pasaklı hanımı yüzünden gündelikçi kariyerimden de soğudum. Sen devir kıçını yat, koca bir ay bok içinde yaşa, Selo gelsin altı saatte pırıl pırıl yapsın. Oldu gazoz. 

Arada bir şansım bana göz kırpıyor dedim, iş görüşmelerine gittim falan götü boklu, frenchli tırnakları ve böbreğimi satsam alamayacağım beş taş pırlantası olan patron karıları "bir yıldır işsizsin, işe yarayan bir eleman olsan işsiz kalmazdın" muamelesi yapmazlar mı! İşsiz kalan Selo cinnet geçirip iş görüşmesinde patronun karısının yüzüne kezzap attı diye haber olabilirdim. İk'cılarsa son aldığım maaşın yarısından yüz yüz lira fazla maaş teklif ediyorlar falan. İş görüşmelerine giderken harcadığım yol paralarını, "biz size haber veririz" klişelerini saymıyorım bile.

Doktorum psikolojik destek almamı önerene kadar arada bir arabeske bağlasam da yine her şeye gülüp geçerek makara muhabbet yaşadım bir şekilde. Gittiğim psikiyatrist "Majör depresyon" dedi. Oh shit! Ben öyle psikiyatriden, psikolojiden falan çok anlayan biri değilim ama lisedeki iktisat dersinden biliyorum majör büyük bir şey, önemli yani. Minör küçük majör büyük. Hassiktir lan dedim yoksa kafayı mı yedim? Baktım ki benim durum vahim, e bunca şey yaşadıktan sonra psikolojiyi bozmam normal ama kendim için n'apabilirim diye bir düşündüm? Hastaneye yatıp her gün bir avuç uyuşturucu ilaç almak, malak gibi uyumak ve her şeyi unutmak kolaydı. Zor olansa hayatım boyunca yaşadığım her kötü şeyi kendime olan güvenim ve gücümle aşabilmişken bu kez pes etmiş olmaktı. Pes etmek mi? Eder miyim bee! Tabiiki etmedim. Sizin Selo'nuz pes etmez. Hastaneye yatmayacağımı anlayan doktor ilaç tedavisine getirdi lafı, zaten hipotiroidi yüzünden diyetle verdiğim bütün kiloları ışık hızıyla almışken bir de antidepresan içip birkaç yıl sonra "Selo üç yıldır oturduğu yerde yaşıyor, çünkü o 200 kilo" haberlerine konu olmak istemedim. Ama düşüncelerden uzaklaşmam, biraz sosyalleşmem, evden çıkmam ve bir şeylerle meşgul olup kafamı dağıtmam da gerekiyordu; spora yazıldım ve kendime ekvatoru birkaç tur dolanabilecek kadar çokça yün iplik alıp kendimi örgüye verdim. Şimdilerde tek aktivitem spor yapmak ve örgü örmek. Ha bir de, tam da şu anda sıçılmış hayatımın üzerine bağdaş kurup  -onlar kendilerini biliyor-  beni seven, hayatımda olup bitenleri merak eden siz minnoş takipçilerimi kırmamak adına bu yazıyı yazıyorum. Neredeyse iki yıldır blog yazmamış olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak yazdıkça yazdım. Kısa kesmedim. İmla kurallarına, noktalama işaretlerine uymadım. İçimden geldiği gibi yazdım. İyi de yaptım bence ohh!!!

İlk fırsatta minnoş beremin yazısını da paylaşacağım. Bu yazı bu tür bunalımımsı yazıların sonuncusu olsun diliyorum. Sorusu olan?

Follow Me on

02 Haziran 2016

Bozcaada (Tenedos) Notlarım

Yıllardır gitmek istediğim yerlerin başında geliyordu Bozcaada. Özellikle de "Bi Küçük Eylül Meselesi" filmini izledikten sonra. Gidenlerin çok beğendiği, henüz gitmeyenlerin ise benim gibi çok gitmek istediği, üzüm bağlarıyla, şaraplarıyla, rengarenk evleriyle, otlarıyla, aklınıza gelebilecek her meyvenin reçelinin yapıldığı, kendine özgü tatları ve mor çiçekleriyle meşhur şirin yer: Bozcaada... Her yaz niyetlenip bir türlü hayata geçiremiyordum. Çünkü yaz mevsiminin yarısı Ramazan ayıyla geçiyordu, geri kalanı da eş-dost-akraba düğünleriyle :/

Mayıs başında çocukluk arkadaşım Aslı'yla buluştuk geleneksel kahve sohbetlerimizin bilmem kaçıncısını için. Bir fikir attı ortaya; "Cellmacım sen Malta'ya gitmeden bi hafta sonu tatili patlatsak ya!" diye. İşin ucunda gezmek olunca ben hayır der miyim? Tabii ki demem :) Hele ki kısa hafta sonu tatili ise iki elim kanda olsa giderim. Aslı'nın önerisi yakın olmasından dolayı Büyükada'ydı. Bense yıllardır sosyal medyada öve öve bitirilemeyen ve daha önce hiç gitmediğim Bozcaada'yı önerdim, yazının girişinden anlayacağınız üzere Bozcaada'da karar kıldık.

14-15 Mayıs haftası New Balance Bozcaada koşusu olduğu için o hafta adada konaklayacak yer yoktu. Biz de bir sonraki haftayı seçtik. Booking'ten otel rezervasyonumuzu yaptık, işimizi şansa bırakmayıp feribot saatlerini araştırdık ve otobüs biletlerimizi aldık. Ben ada hakkında biraz araştırma yaptım, nerede ne yenir, nesi meşhurdur, olmazsa olmazları nelerdir gibi ve kendimce küçük notlar aldım. Her şey iyi güzeldi de ah bi de benim Malta vize randevum 20 Mayıs'a verilmeseydi! Benim planım 18 Mayıs'ta yeğenimin düğününü atlatıp ertesi gün dinlenip aheste aheste hazırlanmaktı. Olmadı. Düğünün ertesi günü İstanbul'a gittim, o gece kalıp Cuma günü vize başvurumu yapıp akşamüstü Bursa'ya döndüm ve koştura koştura Bozcaada için hazırlandım. Ama tüm yorgunluğuma rağmen gitmek için hevesli ve oldukça mutluydum.

Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece 02:00'de yola çıktık. Bursa'dan Geyikli'ye direk seferi olduğu için Kamil Koç'u tercih ettik. Sabah 07:30 gibi Geyikli feribot iskelesindeydik.
Feribot tam da Gestaş'ın sitesinde belirtildiği gibi 08:00'de hareket etti ve yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından 08:35 gibi Bozcaada'ya vardık. Adaya adım atar atmaz bizi tüm ihtişamıyla Bozcaada kalesi ve bu şirin manzara karşıladı.
Adayı keşfetme merağı ve içimizi kaplayan heyecan ile tuttuk otelimizin yolunu. Patika taşlarda çekçekli valizle takır tukur ses çıkaranlar bizdik, uyandırdığımız ada sakinlerinden özür diliyoruz :) Rezervasyon yaparken fiyatı sadece konumunun merkezi olması nedeniyle gereksiz pahalı bir otel seçmediğimiz için sanki otele kadar kilometrelerce yol yürüyecekmişiz gibi geldi, ama yolları keşfetmeyle birlikte 3-4 dakika sonra otelimize vardık bile.
Daha bahçe girişinde bizi mis gibi kızarmış lokma kokusu karşıladı. Valizleri odaya bıraktığımız gibi adanın meşhur organik reçelleriyle, lokmasıyla, pancarlı-taze soğanlı-ıspanaklı böreğiyle dolu kahvaltıya koştuk. Umarım bu cümleleri diyetisyenim okumuyordur :)
Kahvaltı sırasında bastıran yağmurun hafiflemesini beklerken otel sahibinin ikramı Türk kahvelerimizi içip üzerimize rahat bir şeyler giyip çıktık Bozcaada'nın şirin sokaklarını keşfe.

Ada merkezi Cumhuriyet (Rum) ve Alaybey (Türk) Mahallesi diye iki mahalleden ibaret. Rum Mahallesi renkli evleri ve sokakları ile hemen dikkatimizi çekiyor. Mahalle’nin tam ortasında bir kilise ve yıkılmaya karşı altında, yakınında durmamamız konusunda uyarılarla dolu saat kulesi yer alıyor. Türk Mahallesi ise girintili çıkıntılı sokakları ve ahşap evleri ile kendini belli ediyor.



                        Odamızın manzarası
Adada konaklama konusunda beklentinizi çok yüksek tutmayın derim. Bizim önceliğimiz temizlik, kahvaltı ve merkeze yürüyüş mesafesinde olmasıydı. Belki sevgilimle geliyor olsaydım iç dekorasyonu daha özenli, daha romantik bir yer seçerdim ama kız arkadaşımla geldiğim için ve oteli sadece kahvaltı, duş ve yatmak için kullanacağımızdan seçim yapmak çok da zor olmadı. Sevgiliyle gelmek demişken, mevsim itibariyle mi öyle denk geldi, yoksa dünya nüfusunda bekar insan sayısı mı gittikçe azalıyor bilemedim. Arkadaş o neydi ya? Sağımıza baksak çift, solumuza baksak çift! Bi sap biz mi geldik dedim anasını sattığımın yerine. Kıskançlık hormonum bolca salgılandı Bozcaada'da gezerken. Kafa dağıtmaya gelmişken milletin çifte kumruluğu yüzünden bi anda Bergen moduna girdik yeminle :)

Adada dingin, telaşsız, koşturmacasız bir hayat var. Sanıyorum bundandır ki ada halkı çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve geleneklerini yaşatan insanlar. Gittiğiniz bir cafenin sahibinden, çarşıda reçel aldığınız teyzeden, lokmasını yiyip çayını içtiğiniz bir abladan adayla ilgili bir tavsiye ve yorum duymanız mümkün. Bizim otelin sahibi Mehmet Bey de çok insancıl, güler yüzlü bir adamdı. Bize adayla ilgili tüyolar verdi, mekan önerilerinde bulundu. Artık Bozcaada deyince aklımda kalacak bir diğer şey de insanların sıcaklığı ve samimiyeti diyebilirim.

Tatil planı günler öncesinden yapılınca hava durumunu pek kestiremiyor insan. Aslına bakarsanız bizim gideceğimiz hafta hava gayet 24-25 derece ve güneşli gözüküyordu ama gittiğimizde yağmur yüklü gri bulutlar ve rüzgar hakimdi adaya. Aslı tüm bunların benim hava durumunu kontrol ederken "ohh o tarihte hava da güneşli, hadi bakalım o iş sende Mikail" gevezeliğim yüzünden olduğunu düşünüyor. Sen misin Allah'ın meleğine mention atan! Al sana kıçını donduracak hava :) Gri kasvetli hava, ara ara atıştıran yağmur ve akşam üzeri kendini iyiden iyiye hissettiren rüzgar bile bizi durduramadı. Tüm gün muhtemelen merkezde gezilmedik tek bir sokak, önünde fotoğraf çekilmedik ev bırakmadık. Yağmura göre hareket ettik ve her diğerlerine göre şiddetli yağmurda kendimizi bir cafeye atıp çay-kahve-tatlı molası yaptık. Herkes Mayıs'ın ada için en güzel mevsim olduğunu söyledi. Yaz aylarında çok kalabalık oluyormuş. Mayıs'ta bile güzel evlerin önünde fotoğraf çekilebilmek ya da bir cafeye oturabilmek için dakikalarca beklediğimizi düşünürsek Temmuz'u, Ağustos'u düşünmek bile istemiyorum :)

Gezimize adaya ayak bastığımız anda bizi ihtişamıyla selamlayan Bozcaada Kalesi'yle başladık. Girişte bir dilek ağacı karşıladı bizi ve onunla fotoğraf çekmek için bekleyen bir grup kalabalık. Hâl böyle olunca fotoğraf işini dönüşe bıraktık.
Kaleyi gezdikten sonra kendimizi adanın rengarenk sokaklarına bıraktık. Ada sokaklarını birkaç saatte gezmek mümkün ama fotoğraf için gidiyorsanız daha fazla vakit geçirmeniz gerekiyor. Bir de kaldığınız süre içinde gezdiğiniz yerleri farklı zamanlarda birkaç defa gezmenizi öneririm. Çünkü her defasında farklı ayrıntılar yakalamanız ve yeni bir şeyler keşfetmeniz olası. Benim ilk gezintide görmediğim birkaç dükkanı ikinci gezişimde fark etmem gibi...

Bir yer düşünün; evleri rengarenk, kapıları, pencereleri rengarenk, hemen her kapı önünde ya bir kedi ya bir köpek miskin miskin keyif yapıyor, pencereleri çiçeklerle dolu. Güleryüzlü esnafı, bir yere yetişme telaşında olmayan insanlarıyla, kendine özgü lezzetleriyle, patika taşlarıyla, huzur kokan bir yer. Tam şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemelik, kendine gelmelik. İşte biz burada kendimizi nasıl kaybettiysek neredeyse iki buçuk saat hiç durmadan gezmişiz. Şimdi sizi kendimizi kaybettiğimiz bu sokaklarda kısa bi tura çıkarayım da bakalım dediğim kadar var mıymış?
Her zaman derim en iyi tatil arkadaşı kız arkadaşlardır. Birlikte aynı noktada yüzlerce fotoğraf çekilebilirsin. İtiraz etmez. İsyan etmez. Poz verirsin çeker, beğenmezsin tekrar çeker, beni bi de böyle tek çek dersin çeker, yani çeker Allah çeker. Nazını da çeker fotoğrafını da :) Ya erkek arkadaşlar öyle mi? Boylarıdevrilesiceler :)
Yağmur atıştırmasa mola vermek aklımıza bile gelmeyecekti. İlk molamızı Çınaraltı Cafe'de verdik. Bi Küçük Eylül Meselesi filminde çokça gördüğümüz o cafe burası işte. Bu cafenin börekleri meşhurmuş. Ama biz kahvaltıda artık nasıl yediysek bırakın böreği nefes almaya yerimiz kalmadı. İki limonlu çay söyledik ve beklemeye başladık. İnsanlar buranın patlıcanlı böreğini unutamıyormuş ya biz de limonlu çayını unutamayacağız. Nasıl unutalım çaylar on dakika sonra geldi, limonlar yirmi, belki yirmi beş. Tabii o çaylar oldu buz. Garsonlar bir ilgisiz, bir umursamaz, böyle iş güç arasında milletle ayaküstü sohbet eder halde, yan masamızdakilerin siparişlerini yanlış getirdiler falan. Bu durum hep böyle midir bilemiyorum ama umarım yağışlı havanın verdiği yoğunluktandır. Zira mekan çok da olumlu bir izlenim bırakmadı bizde. Beklemesi uzun, keyfi kısa süren çay molasından sonra sokak turumuza devam ettik.
Ada merkezinde yer alan otantik kıyafetler, şallar, çantalar, el işi hediyelik eşyalar satan güzel vitrinli bu butik çekti dikkatimizi. Adı "Dantela Aral". Adaya gidenlerin görmeden dönmemesi gereken butiklerden biri.
Dantela'nın ön kapısından çıkar çıkmaz karşınıza Çınar Çarşısı çıkıyor. Çarşıda Bozcaada temalı magnetler, kupalar, hediyelik eşyalar, adaya özgü otlar, çiçekten taçlar, adaçayı ve adanın meşhur çiçeği Amaranda da dahil bir çok şey satılıyor. Ama ev yapımı reçeller başı çekiyor diyebilirim. Reçelleri kahvaltıda tattığım için biliyorum o kadar lezzetliydi ki içimden bir ses valizine sığdırabildiğin kadar reçel sığdır Selo dedi, sonra bir an diyette olduğumu hatırlayıp kendime geldim ve sadece ikisi hediye olmak üzere toplam beş kavanoz aldım.

Taze adaçayı ve Amaranda çiçeği de aldım tabii :)
Bir de tatil boyunca fotoğraflarımı beğenen sevdiklerime birer küçük Bozcaada hatırası magnet :)
Çarşıdan sonra bir yandan ara sokaklardaki dükkanları gezip alışveriş yapmaya devam ederken bir yandan da akşam yemeği için mekan bakındık. 
Rezervasyonumuzu yaptıktan sonra hem biraz dinlenmek hem de açlığımızı bastırmak için Çiçek Pastanesi'nde aldık soluğu. 
Adanın meşhur damla sakızlı bademli kurabiyesi ve adaya özgü ilavelerle kavala kurabiyesi kahve yanında ikram olarak geldiği için biz tercihimizi yaş pastadan yana yaptık ve Frigola'yı seçtik. Bu pastayı seçmemizde birkaç masa ötemizdeki bayan arkadaşların övgüleri ve pastanın tabaktaki duruşu etkili oldu diyebilirim. Ben frambuazlı istedim, Aslı ise çikolatalı. Böylece karnımızı doyurmadan iki pastanın da tadına bakmış olduk. Pastaların fotoğrafları yok çünkü fotoğraflarını çekmeden yemişiz :)
Pastanedeki tatlı moladan sonra biraz kestirmek ve akşam için hazırlanmak üzere yavaş yavaş otele doğru geçtik. Akşam yemeğinde mekan tercihimiz "Kapı 14" oldu. Kandil olması sebebiyle balığımıza Cola eşlik etti. Nezih bir mekanda, güzel mezelerle, fonda kayıttan çalan Türk Sanat Müziği eserler dinleyip rahat rahat sohbet etmeyi hayal ettik ama, olmadı maalesef. Adada kedilerin çok olması, kedilerin esnaf kadar sevecen olmaması ve özellikle de akşamları balık restoranlarında masa başına yedi sekiz tane kedi düşmesi dışında her şey iyiydi. Kediler öyle bir bunalttı ki kedilerden korkan arkadaşımla cağnım ada sokaklarında şöyle gelene geçene bakarak ağzımızın tadıyla bir balık yiyemedik ya! Onuncu dakikadan sonra servislerimizi içeri aldırmak ve gece sonuna kadar içeride oturmak zorunda kaldık. Havanın soğuk olması ve içeride üşümememiz ise tesellimiz oldu.
Gelelim naçizane tavsiyelere :) Siz siz olun adaya giderken yanınıza platform ayakkabı almayın. Aldıysanız da o kadar taşıdım illaki giyeceğim diye inat etmeyin. Sonra topu topu beş dakikalık yolu patika yollarda bileğiniz incinmesin diye yarım saatte gelmek zorunda kalırsınız. Ha bir de adanın havasına pek güven olmuyor biz hava durumuna güvenip aldık yanımıza uçuş uçuş elbiseleri sonra soğuktan kıçımız dondu, bütün gece elbiseleri oradan buradan çekiştirip bacaklarımızı örtmeye çalıştık. Ama elbisenin altına paçalı don giyerim diyorsanız sorun yok :)
Pazar günkü planımız kahvaltımızı edip, valizlerimizi toplayıp Ayazma tarafına gitmekti. Ama adada sezonun tam olarak açılmadığı için minibüsler dolduğunda kalkıyormuş. Belirli bir saat periyodu olmadığı için hem feribotu kaçırmamak adına hem de önceki gece yağmurun kesilmesiyle şiddetini iyice arttıran rüzgar ve soğuyan hava yüzünden ada merkezinde son bir tur yapıp vakit geçirmeyi tercih ettik.

En çok tavsiye edilenler arasında; Kandilden dolayı; Şarap mahzenlerini ziyaret ve şarap tadımı, Kız arkadaşımla gelmemden dolayı; Polente Feneri'nde gün batımını izlemek, Havanın bozuk olmasından dolayı; Ayazma'da ve koylarda denize girmek bir başka sefere kaldı. Yapamadıklarımız bahanemiz olur da inşallah bir gün yine geliriz bu güzel yere diyerek güzel anılarla dönüş yoluna geçtik.

Tarihin babası Heredot “Tanrı, insanları uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.” demiş ya bunun doğruluğunu görmek istiyorsanız Bozcaada sizi bekliyor...

Follow Me on

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoz burda...!!

 

supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top